16 Mart 2017

Bugün 16 Mart…

Bugün 16 Mart…

İngiliz zırhlıları tarafından kuşatılan İstanbul Boğazı...

Gündem yoğun… Avrupa ile gerilen ilişkiler ve bir ay sonra yapılacak referandum, akılları fazlasıyla meşgul ediyor. Bütün bunlara rağmen tarihte bugünün yani 16 Mart’ın ayrı bir yeri daha var; 16 Mart 1920, şimdilerde yokmuş gibi davranılmasına rağmen İstanbul’un yani Osmanlı’nın başkentinin resmen işgal edildiği gün…

Geldikleri gibi gittiler…


"Geldikleri gibi giderler"
Osmanlı savaşı resmen kaybetmiş ve bunun neticesinde 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanmıştır. Mütareke sonucunda ordular dağıtılmış, silahlı kuvvetler sadece asayişin sağlanması amacıyla bırakılmıştı. Bunun sonucu olarak da Mustafa Kemal’in başında bulunduğu Yıldırım Orduları dağıtılmış, Mustafa Kemal de İstanbul’a çağırılmıştı. İstanbul’dan gelen emir üzerine Mustafa Kemal İstanbul’a doğru yola çıkmış; şansı bu ya, tam da İstanbul’un fiilen işgalinin başladığı 13 Kasım 1918’de yaşanan o karmaşaya denk gelmiş, ayağının tozuyla geldiği başkentte işgal kuvvetlerine ait zırhlıların namlularının Dolmabahçe’ye çevrili olduğu görmüş ve o tarihi sözü söylemiştir: “Geldikleri gibi giderler”
Evet, İstanbul işgal edilmiştir. Hem de oldukça ağır bir işgale uğramıştır. Osmanlı’ya yani Türklere ve İslam’a 5 asra yakın bir süre başkentlik yapmış olan İstanbul fiilen 4 yıl 10 ay gibi bir süre, oldukça ağır bir işgal altında kalmıştır…



Fatih Sultan Mehmet’e nispet yaparcasına…


Ülke fiilen işgal altındaydı fakat bunun resmi sebebi “asayişin sağlanması” idi. İngiliz, Fransız, İtalyan ve daha sonraları gelen işgal birlikleri bu “asayişi” sağlamak adına stratejik öneme sahip yerleri çoktan işgal etmişti bile.
Franchet d’Esperey İstanbul'da karaya çıkıyor
Bütün işgal kuvvetleri komiserlerinin gelişleri şatafatlı olmuştur, fakat içlerinden biri vardı ki bütün hayatı boyunca bu anı beklemiş gibiydi: Fransa’nın özellikle Balkan cephesinde büyük başarılar kazanmış olan generali Louis Franchet d’Esperey… Fransız generali işgalden sonra aslında İstanbul’a gelmiş, fakat bu ziyareti sanırım yeterli olmamış ki kısa süre sonra bir kez daha geldi; Şubat 1919’daki bu gelişinde ise adeta geçmişin öcünü almak istermiş gibi bir hali vardı. Gemiden indi; ilk yaptığı şey adeta Fatih’e nazire yaparcasına beyaz yahut kır renkli olduğu söylenen bir atın üzerine bindi, kortejin en önünde o at sırtında İstanbul’u turladı. Dolmabahçe’yi gördü; padişah sarayını bir hayli beğenmiş olacak ki padişahı buradan çıkartıp kendisinin yerleşeceğini söyledi. Fakat o sırada tahtta bulunan Vahdettin’in Dolmabahçe’nin önüne zırhlıların gelip de namlularının saraya çevrilmesinden rahatsız olup Yıldız’a taşındığını unutmuştu herhalde…

Fransız generali d’Esperey at sırtında İstanbul'u dolaşıyor
O sıralarda bir başka sıkıntı daha başgöstermiş; Yunan ordusu da işgale katılmaya başlamıştı. İngilizler savaştan yorulduklarını dile getirmekten çekinmiyor, İstanbul’daki yetkililere “uslu durun, yoksa Yunanlılar burada duruyor, üzerinize salıveririz”  diyorlardı. Bunu demelerinin de bir sebebi vardı; Misak-ı Milli ilan edilmiş, vatanı işgalden kurtarmak için adı üzerinde yemin edilmiş, bir süre sonra da Mustafa Kemal önderliğinde Anadolu’da milli mücadele harekatı başlamıştı. Osmanlı hanedanından da bu harekata destek vermek için yanıp tutuşanlar vardı; Halife Abdülmecid’in oğlu, Sultan Vahdettin’in yeğeni ve damadı olan Ömer Faruk Efendi gibi isimler de bu harekata katılmak istemiş, fakat bunun haberini alan İngilizler’den oldukça sert bir karşılık, daha doğrusu tehdit gelmişti. İstenirse şehzadeye hemen vize vereceklerini hatta Anadolu’ya bizzat kendilerinin götüreceklerini, fakat bundan sonra ise o günlerde Karadeniz kıyılarında bekleyen Yunan ordusunun İstanbul’u alması için serbest bırakacaklarını söyleyerek aba altından sopa gösterip hanedandan ve İstanbul’dan resmen herhangi bir direniş hamlesi gelmesini engellemiş oldular.

Zırhlılar tarafından kuşatılmış olan Haliç...

Uykularında şehit edildiler


Hali hazırdaki fiili işgal 16 Mart 1920 ile resmiyete kavuştu. Resmen işgal kararının çıkması üzerine bütün devlet kurumları ve binaları da işgal edildi, kendilerine zorluk çıkaranlar da mahalli çatışmalar sonucunda şehit edilerek bu zorluğun da “üstesinden gelip” işgal resmiyet kazandı.
Tek bir yazıda bahsedilemeyecek kadar rezalet, olay, mücadele yaşandı. Bunlardan olayın tam olarak vahametini, o günlerde yaşananların önemini yansıtacağını düşündüklerimi paylaşmak istiyorum.
 
İngilizler tarafından şehit edilmiş askerimiz

Martonaltı




Hamdi Martonaltı
İşgalin resmiyet kazandığı gün olan 16 Mart 1920’de Mustafa Kemal de Ankara’da bulunmaktaydı. Sabah saat 10.00 itibariyle eline bir dizi telgraf ulaştı; bu telgraflarda, İstanbul’da o an, kelimenin tam anlamıyla an ve an neler yaşandığı anlatılıyor ve durum birinci ağızdan Mustafa Kemal’e haber veriliyordu. Mustafa Kemal Atatürk daha sonra bu telgraflara Nutuk’ta da yer vermiş ve o gün yaşananları anlatmıştır. O sabah yaşanan olayları, daha sonra Kurtuluş Savaşı boyunca yaptığı hizmetler dolayısıyla madalya kazanacak ve o günün hatırası nedeniyle Martonaltı soyadını alacak olan genç ve cesur bir asker olan Manastırlı Hamdi Bey’in Ankara’ya Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgraflardan öğreniyoruz. Nutuk’ta Mustafa Kemal Atatürk o gün yaşananları şu şekilde anlatıyor:

“Efendiler, 1920 senesi Martının 16 ncı günü öğlenden evvel, saat onda, makine başında şöyle bir telgraf verildi:
Ankarada: Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Bu sabah, Şehzadebaşındaki muzıka karakolunu, İngilizler basıp oradaki askerlerle İngilizler müsademe ederek neticede şimdi İstanbulu işgal altına alıyorlar. Berayi malumat maruzdur.
                                                                                                                              Manastırlı
                                                                                                                                   Hamdi”

Ben, bu telgrafın altına kurşun kalemiyle "serian kolordulara benim imzamla M.Kemal" işaretini koyduktan sonra bu telgrafı verenden istizahata başladım.(durumu açıklamasını istedim) Manastırlı Hamdi Efendi mütemadiyen malumat vermeye devam etti.
“Bizim en emniyetli bir arkadaşımız var ki yalnız o değil, herkes, yani gelen söylüyor. Şimdi de Harbiyenin işgalini haber aldık. Hatta Beyoğlu telgrafhanesinin önünde İngiliz askeri olduğunu fakat telgrafhayi işgal edip etmiyeceği meçhuldür.”

Bu esnada efendiler; Harbiye telgrafhanesinden, memur Ali malumat vermeye başladı:
“Sabah İngilizler basarak altı kişi şehit ve on beş kadar da mecruh (yaralı) oldu. Şimdi, İngiliz askerleri dolaşıyor. Şimdi, işte, İngiliz askerleri nezarete giriyorlar. İşte içeri giriyorlar. Nizamiye kapısına. Teli kes! İngilizler buradadır.”
                Tekrar Manastırlı Hamdi Efendi Efendi bizi buldu.
“Paşa Hazretleri.
Harbiya telgrafhanesini de İngiliz bahriye askeri işgal edip teli katettiği (yani kestiği) gibi bir taraftan Tophaneyi işgal ediyorlar. Bir taraftan zırhlılardan asker ihracolunuyor. (çıkartma yapılıyor) Vaziyet vahamet kesbediyor (gittikçe tehlikeli bir hale geliyor) efendim. Sabahki müsademede (çatışmada) 6 şehit, 15 mecruhumuz (yaralımız) vardır. Paşa Hazretleri. Emri Devletlerine muntazırım. 16 Mart 1920
                                                                                                                                              Hamdi”

                Hamdi Efendi devam etti:
“Sabahki, bizim asker uykuda iken, İngiliz bahriye efradı (askeri, eri) karakola gelip işgal etmekte iken, askerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe (çatışma) başlanılıyor. Neticede bizden altı şehit, on beş mecruh (yaralı) olup bunun üzerine zaten melanetlerini tasavvur etmiş ki hemen zırhlılarını rıhtıma yanaştırıp Beyoğlu cihetini (Beyoğlu yönü, tarafı) ve Tophaneyi işgal edip bir taraftan Harbiye Nezaretini işgal etmişler, hatta şimdi ne Tophane ve ne de Harbiye telgrafhanesini bulmak kabil (mümkün) olmuyor. Şimdi de haber almış olduğuma nazaran Derinceye kadar tevessü (genişlemiş) ediyormuş efendim.
İşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok. Orasını da işgal ettiler galiba. Allah muhafaza buyursun. Burasını işgal etmesinler. İşte Beyoğlu memurlar, müdürleri geldiler. Kovmuşlar. Bir saate kadar burası da işgal olunacaktır. Şimdi haber aldım efendim. “


İşte 16 Mart 1920 sabahı an ve an yaşananlar… Hani bazı çatlaklar “Milli Mücadele olmadı, Kurtuluş Savaşı diye bir şey yoktu, işgal yoktu, Mustafa Kemal ne yapmış diyor ya… Yahut bir diğer kesim de padişahı vatan hainliği ile suçluyor ya… İşte o dönem uğraşılan ve uğranan işler bunlar. Ona göre konuşalım, efendiler… 
Share:

4 yorum:

  1. merhaba, site çok hoşuma gitti güzel şeyler öğrendim.
    ben cumhuriyet tarihi hakkında ne okuyabilirim? özellikle şu dönemlerde bazıları tarafından ortaya atılan "atatürk savaşmadı, bütün askerleri ölürken o yaşadı, şapka takmayanları astı vs..." bunların gerçeğini öğrenmek isterim. teşekkürler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Güzel yorumunuz için teşekkür ederim.
      Asıl alanım yakın tarih, Cumhuriyet tarihi olmadığı için direkt bir isim verme şansım zor. Fakat bahsettiğiniz o palavralar için çok basit iki kaynak var. "Şapka takmayanlar" asıldı ise bunun mahkeme kaydı olması gerekiyor. İstiklal Mahkemeleri kayıtları yayınlandı ve hatta ücretsiz olarak TBMM tarafından internet sitesi üzerinden halka açıldı. Dolayısıyla öyle bir durum var ise, orada gözükmesi gerekiyor; ben inceledim, ne hikmetse şimdiye kadar bulamadım...
      Atatürk'ün katkısı olup olmamasıyla alakalı sadece ve sadece Nutuk'un okunması bile yeterlidir. Atatürk, Nutuk'u okuduğu zaman, ilgili konulardan bahsedeceği zaman dönemin belgelerini de kullandığı için bu alanda çok önemli bir kaynaktır. Ha bunun dışında Cumhuriyet dönemi, son dönem Osmanlı tarihi ve Milli Mücadele dönemi hakkında pek çok önemli kaynak var; benim de bu dönemler hakkında yazdığım yazılar içerisinde kaynaklar belirtilmiş durumda. Bunun dışında merak ettiğiniz belli bir olay var ise, onun üzerinden bir tavsiye verme şansım olabilir.

      Sil
    2. teşekkürler cevap için. aslında tarihle ilgili biri değildim. son zamanlarda böyle şeyler görünce ve verecek bir cevabım olmadığından ve dürüst olmak gerekirse cahilliğimin canımı da sıkması üzerine bir şeyler öğrenmek istedim. google'da ne okumalıyım diye araştırırken bu siteyi buldum.

      Sil
    3. Rica ederim. Hiçbir şey için geç değildir. Evet, herkesin iyi bir tarih bilgisi olması gibi bir zorunluluğu yok; fakat en azından kendi kültürümüzü bilmemiz gerekiyor. Geçmişimizi biraz olsun bilmemiz gerekiyor ki kim olduğumuzu bilelim. O nedenle biraz olsun faydam dokunduysa, ne mutlu bana :)

      Sil

Tavsiye Edilen Sayfalar