7 Ekim 2016

Sağlamlığı tartışılan saraydaki hazineleri satılığa çıkarmıştık

Sağlamlığı tartışılan saraydaki hazineleri satılığa çıkarmıştık




Topkapı Sarayı'nın tepeden görünüşü
               Çoğunuz duymuştur; geçenlerde İlber Ortaylı’nın köşesinden duyurduğu ve sonrasında neredeyse tüm köşe yazılarından ana haberlere kadar her yere konu olan Topkapı Sarayı’nın sağlam olmadığı ve bir kısmının çökmek üzere olduğu…
Birçok kişi gibi bende çocukluğumdan itibaren çok defa saraya gitmiş, o atmosferi solumuş, gözümü kapatıp eski günlerde nasıl yaşandığını, etraftaki kapıağalarını, yeniçerileri, cariyeleri, padişahı hayal etmiş ve siyah beyaz görüntüler olarak kafamda canlandırmıştım. Daha önce hem sarayın sabık müdiresi ve hatta nazırı diyebileceğimiz ve ülkenin en büyük felaketlerinden biri olan 1999 depremini de sarayda yaşayan Filiz Çağman’ın anlattıklarından, hem de yine sarayın bir önceki nazırı (müdürü) İlber Ortaylı’nın defaatle söylediği üzere Topkapı Sarayı hep tehlike altında kalmış, bir tarafı onarılırken diğer tarafı çürüyen bir yapı olduğunu biliyordum fakat bu son uyarı açıkçası beni biraz daha ürküttü zira anlatılan kadarıyla durum biraz daha ciddi olabilirmiş. İşte bu durumu duyunca aklıma sarayla alakalı başka bir olay geldi; cumhuriyetin ilk yıllarında, şuan sarayda hepimizin hayranlıkla izlediğimiz o hazine dairesindeki bütün mücevherat az kalsın Fransa’da satılacaktı..

 Küllerin doğmuş yeni bir ülke, fakat acilen paraya muhtaç fakir bir ülke..


1927 yılının ilkbaharında Fethi Bey, yani Fethi Okyar, o dönemlerin ünlü mücevher şirketlerinden olan Fransa’daki Rozanes’e bir teklif mektubu gönderir. Mektupta ellerindeki mücevherleri satıp memleketin kalkınmasına katkıda bulunmak istediklerini şu şekilde ifade eder: “İstanbul saraylarında bulunan ve padişahlardan kalmış olan mücevherleri satmak istiyoruz. Satıştan gelecek parayı memleketimizin kalkınmasına sarfedeceğiz. Sizden, bu mücevherlerin değerlerinin tesbitini yapabilecek bir uzman talep ediyoruz. Lütfen, en iyi uzmanlarınızdan birini Türkiye’ye gönderiniz”
Gelen bu ilginç teklif üzerine şirket sahibi olan Rozanes, vakit kaybetmeden Robert Linzeler adındaki bir uzmanını görevlendirip, Türkiye’ye gönderir. Ekspertiz yapılması için bu kişiyi görevlendirdiği sırada da, Fransız dışişlerine de haber verir zira bu işte siyasi bir problem olabilir endişesi taşımaktadır.
Dışişleri bu bilgiyi aldıktan sonra derhal İstanbul büyükelçiliği ile irtibata geçer ve konu hakkında yazışmalar başlar. Yazışmalardan anlaşıldığı kadarıyla da, ilk başta Fransız dışişleri bu satış hadisesinden gayet memnundur zira kısa bir zaman önce Çarlık rejimine son veren Rusya, hepsini kurşuna dizip ortadan kaldırdıkları Romanov hanedanına ait Çarlık mücevherlerini Avrupa mezatlarında satışa çıkarmış ve İngiltere tarafından adeta talan edilmiş, Fransızlar bakıp hayıflanmakla yetinmişti. İşte bu durum nedeniyle karşılarına yeni bir fırsat çıktığını düşünerek, büyük bir hevesle, gelişmeleri takip edip ne olacağını beklemektedirler.


Servet değerindeki hazine


                Yaklaşık 3 ay sonra Robert Linzeler, ilk ekspertiz raporunu tamamlamış ve satılması planlanan mücevherlere ilişkin ilk teklif hazırlığını tamamlamıştır. Yapılan bu çalışma sonrası satışı planlanan hazinenin değeri yaklaşık 300 milyon Frank’tır ki, bunu şimdinin 300 milyon euro’suna eşdeğer olarak alınmaması gerekiyor. O dönemin piyasasına göre gerçekten dudak uçuklatacak, hakikaten tam bir servettir.

Kaşıkçı Elması az daha bir Avrupa mezatında elimizden gidiyordu


Hem Fransız tarafı hem Rozanes şirketi hem de Türk hükümeti tarafı yapılan bu çalışmalar sonrası memnun kalmış ve satış işlemlerinin başlamasına karar verilmişti. Listeler hazırlandı, satış için ayrılan ve aralarında Kaşıkçı elmasının da bulunduğu mücevher saraydan çıkarılıp Ankara’ya gönderilip koruma altına alınmıştı.
                Artık katalogların hazırlanıp mezatlara haber verilme safhasına gelindiğinde Fransız tarafı “bu mücevher kime aittir” diye sorar; Türkiye’nin Paris büyükelçisi Fethi Okyar da “padişahlara, çoğu da Abdülhamid’e aittir” cevabını vermesi ile işler birden tersine döner. Fransız büyükelçiliği, dışişleri ve Rozanes arasında yoğun bir yazışma trafiği başlar ve kendi aralarında “Abdülhamid’in varisleri bizi dava etmeye kalkarlar, davayı kazanırlar ve bütün para elimizden gider.” diyerek çıkar bir yol arayışına girerler zira o sıralarda; 1920’lerin sonlarında, Türkiye’den sürgün edilmiş hanedan üyelerinin tamamına yakını Fransa’da ikame etmektedir ve Fransızlar da hazineyi çok istemelerine rağmen bu durum karşısında tedirgin olurlar.
Aradan bir süre geçer fakat Fransızlar bu işten çıkar bir yol bulamayıp vazgeçtiklerine ve Türk tarafının da neden vazgeçmesi gerektiğine dair, 1928 yılında son bir mektup yollanarak hazineyi almaktan vazgeçtiklerini bildirirler ve biz de satmaktan vazgeçeriz.
Şuan sarayda bulunan ve hayranlıkla seyrettiğimiz hazinenin hikayesi böyledir. Fakat belirtmek gerekiyor ki bu işin altındaki kişiler hazineden kurtulalım, cebimize para indirelim yahut Osmanlı nefreti yüzünden bu işi yapmış değillerdir zira Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarına baktığınız takdirde fakirlikten kırılan, dişe dokunur hiçbir üretim yapamayan, savaştan yeni çıkmış çok zor durumda olan bir ülke ile karşılaşırsınız. Öyle bir durumda da elde para eden şeyleri satarak devlete kaynak yaratmaya çalışmaları çok da anormal durmasa gerek.

Not: Bu hadise bildiğim kadarıyla ilk defa yazılı olarak Halil İnalcık’ın Tarihçilerin Kutbu kitabında kısa şekilde anlatılmaktadır ve sonunda da Tahsin Öz’ün “hepsini Konya’ya tamir edilmesi için gönderdim” diyerek kurtardığı geçmektedir. Fakat Murat Bardakçı’nın Fransız dışişleri arşivinde Serie E, Levant, Turquie, 166/167, 171, 176/177, 181 ve 349-9 numaralı belgelerden aktardığı kadarıyla hikaye aslında yukarıda anlattığım şekilde gerçekleşmiş.

(Bir sonraki yazımda da hazineyi nasıl unuttuğumuzu anlatıyor olacağım)
Share:

0 yorum:

Yorum Gönder

Tavsiye Edilen Sayfalar