5 Ekim 2016

Abdülhamid'in Hatıratının Aslı

Abdülhamid'in Hatıratının Aslı

Sultan 2. Abdülhamid'in İstanbul sokaklarındaki
son araba gezisinden bir kare

Hâtırat-ı Abdülhamit Hân-ı Sânî, Abdülhamit'in Hatıra Defteri, Abdülhamit Anlatıyor, Abdülhamit'in Siyasi Hatıratı gibi farklı isimler altında yaklaşık 30 civarı baskısı yapılan ve maalesef doktora tezlerine konu olan, bir kesim tarihçiler tarafından kaynak olarak alınıp kullanılan, halk arasında okunup bilinen ve yine maalesef çokça palavra hadisenin ortada sanki kat'i gerçekmiş gibi anlatılmasına sebep olan meşhur hatırat yine gündemde..
Bir taraf Osmanlı ve 2. Abdülhamid hayranlığından, diğer taraf da içinde gayet anlamsızca Atatürk'ü övmesinden dolayı sempati duyulan bu hatırat son zamanlarda yine gündeme gelmeye başladı zira ne hikmetse yine hatıratın içinden günümüze uyacak bazı bölümler bulmayı başardılar.
Uydurma olduğu her halinden belli olmasına karşın kendilerini desteklemek amacıyla yeniden kullanılmaya başlanan bu hatıratın nasıl ortaya çıktığını ve neden palavra olduğunu bir kez daha hatırlatmakta fayda var.

2005 senesinde Prof. Dr. Ali Birinci tarafından yazılan "Sultan Abdülhamid’in Hât›ra Defteri Meselesi" makalesinde bu hatırat meselesi uzun anlatılmış ve neden sahte olduğu detaylıca açıklanmıştır.

Türk basın tarihinin kara lekesi ortaya çıkıyor

Meselenin başlangıcı bundan 97 sene öncesine, 6 Ocak 1919 tarihine dayanmaktadır. 
6 Ocak 1919 ve 8 Mayıs 1919 tarihleri arasında, haftalık olarak yayın yapan Utarid mecmuasında  "Hâtırat-ı Abdülhamit Hân-ı Sânî" adı altında tefrika edilmiştir. 
Bu tefrika edilen metnin yani yani "hatıratın" yazarının Süleyman Nazif olduğunu  İbnülemin Mahmut Kemal İnal'dan öğrenmekteyiz. Fakat bu ayrıntıyı daha sonra açıklayacağım.
Sultan 2. Abdülhamid
Bu Utarid mecmuasındaki 5 ay süren tefrika büyük yankı bulmuştur zira o tarihlerde üst üste yaşanan felaketler nedeniyle halkta ittihatçılara karşı büyük bir tepki oluşmuş, ittihatçılar tarafından tahtından edilen Abdülhamid de bir nevi mazlum muamelesi görerek halkın gözünde aklanmıştı. Böyle bir ortamda da o günlerin en büyü kalemlerinden biri olan ve ittihatçı karşıtlığı ile bilinen Süleyman Nazif için büyük bir fırsat çıkmış ve ortaya böyle bir hatırat çıkmıştır. 

İlk kez kitap halinde basılıyor


Nitekim 1922 senesine gelindiğinde daha önce tefrika edilen metin aynı adla, Vedat Örfi tarafından Hâtırat-ı Abdülhamit Hân-ı Sânî ilk defa kitap olarak basılmıştır. 

Yeni harflere geçiş


Bu sahte hatırat, aslında iki defa ortaya çıkmış, iki defa keşfedilmiştir diyebiliriz. 1919 senesinde ilk defa ortaya atılıp 1922'de kitap olarak basılmasının ardından, bir süre sonra unutulmuşken bu defa 1946 yılında tekrar ortaya çıkmış ve yeni harflerle, Cumhuriyet döneminde basılarak bir nevi yeniden keşfedilmiştir ve o dönem Bursa'da bir kitabevi sahibi olan İsmet Bozdağ tarafından 1946 yılında bastırılmıştır.

Sonraki baskıları


İsmet Bozdağ'ın 1946'daki ilk neşrinden sonra, 1960 yılında tarihçi ve gazeteci yazar Sabahattin Selek tarafından İbnülemin Mahmut Kemal'in Türk Tarih Encümeni Mecmuası'nda neşrettiği "Abdülhamid-i Sânî’nin Notları" da dahil olmak üzere iki bölüm daha ek yapılarak Selek Yayınevi üzerinden tekrar bastırılır.

Bundan ise dört sene sonra Abdülhamid Anlatıyor ismiyle 1964 senesinde  Osman Yüksel Serdengeçti tarafından, bu defa herhangi bir ek yapılmadan tekrar bastırılmıştır.

Bütün bu baskılar dışında onlarca farklı yayınevi tarafından şimdiye kadar 30 küsür baskı yapmış olan bu hatıratın genel olarak ortaya çıkış hikayesi budur. Hatıratın adeta patlama yaparak herkes tarafından doğru yanlış bilinir olması ve halen daha kullanılmasını sağlayan yayın ise birazdan bahsedeceğim 1974 ve 1975 tarihli yayınlar olup Türk basın tarihinin de en büyük kara lekesinin ortaya çıkış tarihidir. 


Tercüman gazetesi, İsmet Bozdağ'ın 2. neşri, ortaya çıkan yalanlar ve yanıtlanamayan sorular


Bu işin bu hale gelmesindeki en önemli yere, dananın kuyruğunun koptuğu yere geldik. 

1974 senesinde, Nazlı Ilıcak'ın eşi Kemal Ilıcak'ın sahibi olduğu Tercüman gazetesinde yeniden tefrika edilen hatırat, 1975 senesinde de aynı gazetenin yayınevi tarafından İsmet Bozdağ'ın ikinci neşri olarak basılır ve bütün olay da burada önem kazanır.

İsmet Bozdağ, ünlü askeri tarihçi Osman Senai Erdemgil'den kaldığını söylediği 3 küfe kitabı, orta yaşlı bir kadından satın alır ve kitapları karıştırırken yıpranmış halde dağılmak üzere olan bir kitap bulur. Bulduğu kitabı karıştırırken bazı ünlü paşalara ait konuşmaların yazıldığı kurşun kalemle yazılmış, silinmek üzere olan bazı yazılar görür ve bunlarda Abdülhamid'in hatıratından bahsedildiği ve bu hatıratın da daha sonraki bir tarihte basılmak üzere Leipzig'e gönderildiğini okur. 

Bu mühim kitabı bazı tarihçi dostlarıyla birlikte tekrar okurlar ve bir takım görüşmelerin ardından böyle bir hatırat eğer gerçekten varsa, bunun Leipzig'deki Kolze kitabevine gönderilmiş olabileceğini öğrenirler ama bir sorun vardır, Kolze kitabevi 1923 senesinde kapanmıştır ve sahipleri yahut varislerine ulaşılamamaktadır.
1973 senesinin Nisan'ında konu Kemal Ilıcak'a götürülür ve böyle bir konunun her iki taraf için de karlı olacağı anlatılıp ikna edildikten sonra ertesi sene, 1974'de Kemal Ilıcak'tan Kolze'ye dair haber gelir, yaşayan bir varis bulunmuştur.

Bozdağ hemen Almanya'ya gider ve Herr Kolze ile görüşür. Önce bir Türkçe-Almanca sözlük üzerinden başlayan görüşme, sohbet ilerledikten sonra asıl konuya döner ve Kolze'nin ne istiyorsunuz sorusuna karşılık mevzu bahis hatırat sorulur. Çok büyük özenle ince kağıtlara sarılı şekilde saklanan hatırat büyük özenle açılır ve Bozdağ'a takdim edilir. 
Bütün detayını veremediğim bu hikayenin tamamı ise 1975'de basılan hatıratta, "Abdülhamid'in hatıra defterinin peşinde 30 yıl" başlıklı girişte "1944 yılının bir sonbaharıydı" şeklinde başlar ve Herr Kolze ile karşılıklı ağlayıp son bir konyak içilmesi akabinde son bulur.

Neden sahte olduğu ve hatırat ile ilgili sorular


Hatıratın sahte olduğunun en büyük delili gösteren ve açıkça izahını yapan İbnülemin Mahmut İnal, 1940'da çıkardığı ve alanında en büyük kaynak olan Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar kitabındaki bir dipnotta açıkça şöyle yazar: 

"Yıldız evrakını tedkike memur olduğum esnada -evvelce arayıcılar tarafından karmakarışık olan- sandıklar dolusu kağıtlar arasında Sultan Abdülhamid merhumun -her ne maksada mebnî ise- söyleyip yazdırdığı bazı muhtıraların dağınık müsveddelerine tesadüfle istinsah etmiş ve bir kısmını -hâşiyelerle- Türk Tarih Encümeni Mecmuası’na dercetmiştim.
 Merhumun hâtırası olmadığı ve hâtıra yazmak hatırından geçmediği hâlde Süleyman Nazif, tarihle oynarcasına ve -hassa-i temyizden mahrum oldukları için- her şeye, hâttâ kendi malumatlarına inanan birtakım sade diller ve cahillerle eğlenircesine merhumun hâtıratı olmak üzere bir risâle yazıp tab’ ettirmişti. İleride tarihi ve erbab-ı tarihi tağlît edecek olan bu yolsuz hareketinden dolayı kendini tevbîh etmiştim.
 Bu risâlenin düzme olduğunu bilmünâsebe bildirdiğimden dolayı - bilmediğini bilmeyen bir bilgiç -el-câhilü cesûrun- meâline muvâfık olarak- bir gazetede beni techîle cür’et ve risâle, Abdülhamid’in olduğunu iddiada ısrar ile –ârun lenâ en neûde- meseline tebaiyet etmişti."

Kısacası İbnülemin Mahmut İnal padişahın böyle bir hatırası olmadığını ve hatıra yazmak aklından geçmediği halde, Süleyman Nazif'in o günün dilini yansıtmayan düzmece bir metni kaleme aldığını, ileride tarihçileri yanıltacak bu yanlış hareketinden dolayı da kendisini uyardığını söylüyor.

İsmet Bozdağ'ın 1975'de neşrettiği hatıratta birkaç sayfa tıpkıbasım yani Abdülhamid'in sözde kendi elinden çıkma sayfalarına da yer vermiştir. Fakat sonradan emekli deniz albay Yavuz Senemoğlu, parasını alamadığı gerekçesiyle gazeteciler ile görüşmüş ve oradaki eski harflerle olan yani "el yazması" olarak gösterilen sayfaları “gazetenin sahibi ile kafa kafaya verdik, yazdığım yazıları bu Sultan Abdülhamid’indir diye yutturduk" şeklinde ifade ederek itiraf etmiştir.

Bir diğer tutarsızlık ise Sultan 2. Abdülhamid'in hususi doktoru olan Atıf Hüseyin Bey'in günlüklerinden meydana gelen 12 defterlik hatıratındaki ifadelerdir. Zira Atıf Hüseyin Bey, sabık padişahtan bir hatırat yazmasını ister fakat bazı olayları hafızasından yazamayacağını, resmi olayları yazmak için evrak lazım olduğunu fakat onların da yanında olmadığını bu nedenle yazmayacağını söylediğini aktarır.

"Râsim Beye de söyledim; ben yalnız başımdan geçen felâketleri yazsam, büyük bir cilt tutar, dedim. Ben de yazsanız bari dedim. Omuz silkti. Başımdan geçenleri yazabilirim. Lâkin resmî şeyleri, vukuâtı yazabilmek için evrâkım, vesâikim yanımda yok. Hepsini hâtırımda tutamam, dedi. (11 Şubat 1911). Bir başka sefer de: “(Said Paşa’nın hâtıratından bahisle) O kadar hurâfât,  o kadar iftirâ ki şaşıyorum. Teessüf ettiğim bir nokta var: O da müdâfaa-i nefse muktedir olmayan birine tecâvüz doğru olmasa gerek. Hatta müdâfaası olmayan şehirlere top bile atmazlar. Madem ki ben müdafaa-i nefs edemiyorum, ağza gelen şeyi yazmak hüner değildir. Benim evrâkımın içinde, jurnallerimde her gün kiminle görüştüm, kime ne söyledim, hepsi muntazaman mevcuttur. Onlar yanımda olsa hepsini serde muktedirim"

Bir diğer önemli husus da Abdülhamid'in çocuklarının ifadeleridir. Gerek kızları gerek oğulları gerek de torunları olsun, bir hatıratı olmadığını defalarca söylemişlerdir. 1973'de vefat eden en küçük oğlu Şehzade Mehmet Abdi Efendi de yazdığı mektuplardan birinde bu hatırat meselesine değinir ve babasının hatıratı olmadığını yazar. 
İsmail Hami Danışmend'e yazdığı ve şuan Murat Bardakçı'da bulunan mektuplardan birinde ise "Peder Beylerbey'inde hatıralarını yazdırmaya başladı fakat biliyorsunuz ki izin verilmedi ve imha edildi" şeklinde ortada bir hatırat olmadığını ifade eder.
Bu olayın detayını Abdülhamid'in torunu Orhan Efendi verir ve daha sonraları gözaltında bulunduğu sırada orada görevli muhafızlardan Rasim Öztekin'e bir hatırat yazdırmaya başladığını fakat ittihatçıların daha henüz birkaç sayfa iken bu hatıratı bulduğunu ve ortadan kaldırdığını anlattığı gibi Abdülhamid'in kızı Ayşe Sultan da bu hikayeyi doğrulamıştır.


Share:

0 yorum:

Yorum Gönder

Tavsiye Edilen Sayfalar