20 Mayıs 2016

Bir Garip Padişah, Sultan İbrahim ve Hikayeleri

Bir Garip Padişah, Sultan İbrahim ve Hikayeleri





Sultan İbrahim, daha çok Deli İbrahim kardeşi Sultan 4. Murad'ın kardeşi ve 1. Ahmed ile Kösem Sultan'ın oğludur.
25 yaşına kadar sarayda hapis hayatı yaşamış ve sürekli olarak öldürülme korkusu yaşamıştır ve "deli" lakabı almasında bu hapiste ve korku dolu olarak geçirdiği yıllar büyük etki etmişti. Gerçi son yıllarda yapılan bazı araştırma ve değerlendirmeler İbrahim'in aslında tam olarak bir akıl sağlığı probleminden daha çok bir beyin tümörü olabileceğinden şüphelenilmektedir zira İbrahim, kendi yazdığı mektup ve notlarda daima bir baş ağrısından bahsetmiş ve bu ağrıdan şikayet ettiği sırada yazdığı yazılar normalde yazdığı yazılara göre çok daha çirkin biçimsiz ve anlamsızdır.

Yukarıdaki bütün bu sebepler ve daha genç yaşında diğer kardeşlerinin 4. Murad tarafından katledilmesinden dolayı bu trajikomik ve yer yer komik anılar ve hikayeler daha tahta geçişi sırasında başlamıştır.


Tahta geçişi


4. Murad, Irak seferi dönüşünde hastalanır ve doktorların seferber edilmesine karşın kısa süre sonra, belki de kaderin bir cilvesi olarak kardeşi şehzade Kasım'ı boğdurduğu odada vefat etmiştir. Ağabeyinin vefatı sonrası taht sırası İbrahim'e gelmiştir ve her padişah öldüğünde tahta geçmesi gereken şehzadeye yapıldığı üzere sarayın kapı ağası, haberi vermek üzere İbrahim'in bulunduğu odaya gider ve şöyle der:

Şehzadem, mübarek başınız sağ olsun! Yıldızı mesut biraderiniz Sultan Murad dâr-ı bekaya (öbür dünyaya) gitti. Saltanat tahtı sîzindir, buyurun!

İbrahim daha önce kardeşlerinin öldürülüşünü görmüş olduğundan dolayı başına gelecekleri tahmin eder ve korkusundan dolayı şöyle cevap verir:

Siz bana mekr ü âl edersiz! (Oyun, düzen, hile edersiz) bana taht ve saltanat gerekmez! Karındaşım sağ olsun, benden ne istersiz?!

Kapı ağası, bir türlü İbrahim'i inandıramayınca sonunda annesi valide sultan yani Kösem Sultan gelip ikna etmeye çalışır:

Arslanım, başın sağ olsun! Gel çık!


İbrahim, annesi ve kapı ağasının uzun süre ikna etme çabalarına ve binlerce defa yemin etmelerine karşın inanmaz ve geri çekinir.
Sonunda kapı ağası ve Kösem Sultan ikisi bir İbrahim'in koluna girerek zorla dışarı çıkartıp bir önceki merhum sultanın cansız bedenini göstermek için götürürler.
Odaya yaklaştıklarında içeride hareketsiz yatan bedenini görmesine karşın "bana hile yaparsınız oyun edersiniz" diye bağırmaya devam eder ve en nihayet oradaki görevliler merhum padişahın üzerindeki örtüyü kaldırıp yüzünü açıp da cansız yatan suretini görünce inanır ve bu şekilde tahta geçiş işlemleri başlatılır.

Sadrazam kıyımı


Sultan İbrahim'in akli durumundaki dengesizliğin bir etkisi de sinirli yapısına etki etmiş ve birçok sadrazam ve paşa idam ettirmiştir. Bunlardan birisi de Salih Paşa'dır.
O tarihlerde İstanbul'un sokakları oldukça dar olduğundan at arabaları nedeniyle şimdiki gibi trafik olabiliyordu. Bu sebepten de Sultan İbrahim, emir vererek kendisi dışarıya çıktığında şehirde onunkinden başka at arabası olmamasını istemişti.
Bu emir verildikten sonra bir gün padişah gezintiye çıktığında ara sokaklardan birinden bir araba fırlıyor ve sultanın arabasının önü kesiliyor.
Sultan İbrahim buna oldukça hiddetleniyor ve hemen dönemin sadrazamı Salih Paşa'yı çağırtıyor ve normal alışkanlığın dışına çıkılarak gittikleri yerdeki bulunan kuyunun ipiyle paşayı boğdurtuyor.

Hanedanın tehlikeye girmesi


Sultan İbrahim, tahta geçtiği sırada hanedanda tek erkek çocuğu olarak kalmıştı ve eğer ona birşey olsaydı Osmanlı hanedanı sona ermiş olacaktı ve işin daha da kötüsü tahta geçtikten sonra 2 sene boyunca da çocuk olmaması olursa da erkek olup olmayacağı belli olmadığından büyük panik meydana gelmiştir.
Bu sebepten dolayı, annesi Kösem Sultan kendisine hemen hergün yeni cariyeler getirtiyor, kuvvet macunları hazırlanıyor, tütsüler yakılıyor hatta hocalara başvuruluyordu. Nihayetinde sürekli olarak başvurulan Cinci Hüseyin Hoca ve Kösem Sultan'ın çabaları sonuç veriyor ve 2 sene sonra sarayda ilk defa bebek ağlaması duyuluyor ve Turhan Sultan'dan, sonradan 4. Mehmed olacak olan şehzade doğuyor.
Şehzadenin doğuşu hem saray tarafından hem de halk tarafından büyük coşkuyla karşılanıyor ve zaten eğlenceye düşkün olan bir dönem içerisinde olduklarından muazzam şenliklerle kutlandı.

Sarayın piçi az daha hanedanın felaketi olacaktı


Şehzade Mehmed 2-3 yaşlarındayken bir gün, Revan Köşkü'nün yan bahçesinde yerde kendi kendi oturup oynarken o sırada İbrahim de sarayda bulunan Zafire kadın isimli bir cariyenin saraya alındıktan sonra hamile olduğu farkedilip doğurduğu çocuğunu kucağına alıp pek bir muhabbetle sevecenlikle onunla oynamaktaydı. Demek ki bu olay fazlaca vuku buldu ki o sırada avluya giren Turhan Sultan birden hiddetlenip Şehzade Mehmed'i alıyor ve "kendi çocuğun burada dururken elin piçiyle ne oynarsın ? Al bununla oyna" diyerek şehzadeyi Sultan İbrahim'in eline veriştirdi ama Sultan İbrahim'in tepesi atıp çocuğu kaptığı gibi karşıda bulunan süs havuzuna fırlatıp hızla avluyu terkediyor. Ufak şehzade kafasını havuzun duvarına çarpıyor ve suyun içine düşüyor ama Allah'tan o sırada yakında olan bir saray görevlisi yetişiyor da küçük şehzadenin hayatını kurtarıyor.

Yazık oldu Yusuf Paşa'ya


Dönemin önemli paşalarından Yusuf Paşa ile olan hadise ise ayrı bir trajikomik hadisedir. Sultan İbrahim para ve hediye düşkünü biri olduğundan dolayı Hanya seferinden gelirken yanında sadece iki direk getirebildiği için sultan tarafından mimlenmişti.
1646 Şubat'ında bir pazartesi günü Yusuf Paşa'yı birden bire sarayına davet etmiş ve ona "hemen İçel'deki beylerbeği ile git Girit'i al" emri vermiştir. Yusuf Paşa ise buna karşılık yere eğilip "halka kereste salındığı, gemiler yapılmak üzere olduğunu ve daha vakitlerinin olup henüz gemi mevsimi olmadığını" söyleyerek gidemeyeceğini belirttikten sonra Sultan tarafından bir güzel azarlanmış "ne yabane söyler, sana var git dedim, durma git, yoksa seni katlederim" diye tehditkar bir emir vermiş olmasına rağmen Yusuf Paşa, "şimdi vakti değildir, gidilmez" deyince Sultan İbrahim de Bostancıbaşıya "kaldır şunu" diye emir vermek suretiyle ölüm emri vermiştir.

Dönemin vezir-i azamı Salih Paşa'nın defalarca af dilemesine rağmen Sultan, onun kendisine karşı dik ve inatçı duruşunu hazmedemeyerek ölüm emrinde ısrarcı olarak nihayet boğdurmuştur. Sonradan Yusuf Paşa'nın cesedini huzuruna getirtmiş ve yaptığı şeyden dolayı pişman olup aşağıdaki sözü sarfetmiştir:

"Ne güzel, kırmızı elma gibi yanakları varmış, yazık oldu, kıydım"



Padişaha derman olan Mevlana türbesi toprağı



En başta bahsettiğim üzere, Sultan İbrahim'in bir türlü geçmek bitmeyen baş ağrıları ve gelip giden kas sancıları mevcuttu. Türlü türlü tedavi yöntemleri, hocaların okuyup üflemeleri, doktorların ilaçları denenmiş olsa da işe yaramadığından başka bir çözüm bulmak adına araştırmalar yaparken rahatlatması için denenen yöntemlerden birisi ise gayet ilginç.
Dönemin sadrazamı tarafından yazılan arz yani "padişahtan yapılması istenen şey" kağıdına göre Mevlana türbesinden alınan temiz toprağı Mevlana soyundan gelen Arif Çelebi, padişaha göndermiş ve kendisine gönderilen toprağı su ile karıştırıp içmesi istenmiş ve padişah da bunu yerine getirmiştir.
Fakat bu dahil tüm bu çözümler de işe yaramayıp bir tek Cinci Hüseyin Hoca tarafından rahatlatıldığı için Cinci Hoca'yı bol bol mükafatlandırmıştır.

Zevkli Sultan


Padişah, şatafata olan merakı ile meşhurdur. Özellikle samur kürke merak salmıştır. Bu merakı da Voyvoda kızı denilen ve güzel sözler söyleyip masallar anlatan bir kadının, bir masalında eski zaman padişahlarının elbiselerinden saraylarının döşemesinden mobilyasına perdelerine kadar samur kaplı olduğunu anlatmış ve bu masal da padişahın merakını uyandırmıştır.
Hatta Sultan İbrahim'in bu merakı sebebiyle devletin ne kadar üst düzey adamı varsa hepsine samur kürkünden elbiseler yaptırılmış fakat aleyhine söz söyleyen olursa da kendilerinden bu kürklerin parası tahsil edilmiştir fakat sonraları bazı ocak ağaları dönemin vezir-i azamı Ahmed Paşa aleyhinde hareket etmek adına ittifak ederek bu samurları ve paraları vermeme kararı almışlardır.

Sultan'ın bu samur merakı dönemin kapı ağasının sonunda çileden çıkmasına sebep olmuştur. Kara Murad Ağa, Girit seferinden döndükten hemen sonra kendisine bir maliye tahsil memuru gelip de elindeki evrağı gösterdiğinde bu nedir diye sormuş ve o da :

-"Sultânım hazretlerinden istenilen iki samur kapani ve şu kadar amber ve şu kadar para kese miriye imdat etmeniz için gönderdiler. Lütfedüp bir gün evvel teslim buyurun"

dediğinde Kara Murad'ın gözleri kaynağın anlattığına göre kan çanağına dönüp hiddetle cevap verir:

-"Var defterdar efendiye söyle! Ben Girit’ten geldim, ince perdaht barut ile yağlı kurşundan başka bir şeyim yoktur. Samur ve amberin adını biz elden işitiriz, görmemişiz. Akçe dersen borç ile alıp harcediyoruz. Bizden selâm ile böyle söyle"

Memur bunun üzerine cevap vermeye kalktı ama Kara Murad Paşa "Çık!!" diye öyle bir bağırdı ki zavallı adam ne yapacağını şaşırıp kaçarcasına çıkıp gitmişti.


Drama dizisi gibi ve oldukça hazin bir son


Dönemin veziri azamı Ahmed Paşa, kendisine karşı kurulan ittifak sonrasında dönemin Yeniçeri ocağının ileri gelenlerini ortadan kaldırma planları yapar.
Bu sırada da küçük oğlu Baki Bey ile bir önceki vezir i azam Kara Mustafa Paşa'nın kızını evlendirmek ve onların düğününü yapmakla meşgul iken düğün sırasında adamlarından biri olan Recep Ağa gizlice ocağa gidip kendilerine karşı hazırlanan suikast planını ağalara haber vermesi üzerine ağalar toplanır ve Kara Murad Paşa liderliğinde şeyhülislama da haber vererek ulemanın hazır edilmesini talep eder ve Ahmed Paşa'nın katlinin vacip olduğuna dair fetva çıkartılır.
Sultan İbrahim bu işe razı olmayıp "edepleriyle otursunlar" diye haber gönderdiyse de ağalar bunu kabul etmemiş ve Sofu Mehmed Paşa'yı veziri azam olarak atanması için saraya gönderirler.
Sofu Mehmed Paşa saraya geldiğinde, Sultan İbrahim mühr-ü hümayunu kendisine verirken sabık veziri azamın öldürülmemesini ister ve Mehmed Paşa ağalara bunu söylediğinde ağalar kabul etmeyip Mehmed Paşa'yı görüşmesi için sultana geri gönderirler.

Mehmed Paşa ikinci kez arza kabul edildiğinde ise padişah aldığı haber karşısında oldukça hiddetlenir ve; "Bre köpek ihtiyar, verziri azam olmak için kulu tahrik ettin. Bu cemiyet bertaraf olduktan sonra görürsün, senin hakkından gelirim" der ama sinirine de hakim olamayarak veziri azamın tam suratının ortasına yumruğu vurup huzurundan kovar.

Mehmed Paşa intikam almak istemektedir ve bunun için önce şehzadelerin muhafazasını sağlatır sonra da gidip ocak ağaları ve ulema ile görüşür. İlk başta sabık veziri azam Ahmed Paşa'nın katli üzerine olan fetva, bu tehdit ve intikam söylemi üzerine Sultan İbrahim'i de kapsayacak şekilde değiştirilir.
Önce Ahmed Paşa yakalandı ve Mehmed Paşa'nın konağında boğdurulduktan sonra cesedi bir beygire yüklenip At Meydanı'ndaki bir çınarın altına bırakılır.
Sonrasında Mekke kadısı ile de ters düşen ve Venedik ile yapılan savaşta devletin zor duruma düşmesi hasebiyle de iyice durumu sıkıntıya düşen sultan için artık sona gelinmişti zira ayaklanan ağalar ile ittifak kuran Kösem Sultan, bu arada fırsatını bulup oğlu 4. Mehmed'in yedi yaşındayken saltanat tahtına geçmesini sağladı.
O arada Sultan İbrahim de yakalanıp sarayda hapsedilmişti ve yöneticiler ile birlikte İbrahim'in tutulduğu yere indiler. Görevlinin, İbrahim'e geldiklerini haber vermesi üzerine sabık Sultan İbrahim şöyle haykırmıştır;

Bre hainler! Bre filânlar! Bu nasıl işdir? Ben her birinize ihsanlar etmedim mi? Şimdi keyfinize göre hareket etmediğim için beni kaldırmak çaresini düşündünüz. Ben pâdişâh değil miyim? Bu ne demektir?

Şeyhülislam Karaçelebizade ise "hayır padişah değilsin! diye başlayıp tahttan indirilen padişahı öyle bir azarladı ki kaynağın yazdığına göre tüm alem şaştı kaldı.
Sonrasında aralarında çok şiddetli tartışmalar başlayıp araya ağalar da girdi ve tartışma bir müddet daha devam etti ve gittiler. Gidecekleri sırada Sultan, "Elhamdülillah! Hele bir cemâatin başı oldum" diyerek hanedanın devamını kendisinin sağladığını vurguladı.

Sultan İbrahim bir müddet daha hapis kalmaya devam etti. Bu süre boyunca halk arasında tahttan indirilen sultanın hapisten kaçtığı ve şehirde dolaştığı rivayetleri başladı ama o, o sırada sarayın hapishanesinde devamlı olarak bağırıp çağırıp çığlıklar atıp hatta sesli şekilde hüngür hüngür ağlamaktaydı hatta o kadar acı sesler gelmekteydi ki, saraydaki enderun halkının canı yanmaya başlamış ve bu hadiseyle ilgili kendi aralarında dertleşmeye başlamışlardı.

Bir müddet sonra nihayet "İki halife bir yerde olduğu vakit birini öldürünüz" anlamına gelen fetva çıkarılıp, tahtan indirilen padişahın öldürülme zamanın geldiğini söylediler ve yanına vardıklarında sultan, "Benim ekmeğim ve nimetimi yiyenlerden bana merhamet eder kimse yok mudur? Ben göz göre bu zâlimler kati ediyorlar, aman!.." diye feryat etmeye başlamıştı.
Devletin bazı ileri gelenleri ne kadar itiraz etseler de, iki cellat hapis odasına girip bir kement ile padişahı boğdular ve Sultan İbrahim'in burada kaba taslak derlemeye çalıştığım hayatı 1648'de son buldu.


kaynak: vecihi, naima, İsmail Hakkı Uzun Çarşılı Osmanlı Tarihi 3. cilt.
Share:

0 yorum:

Yorum Gönder

Tavsiye Edilen Sayfalar