Ne Okumalıyım ? - Osmanlı Tarihi

Osmanlı tarihini öğrenmek istiyorum ama nereden başlayacağım diye soranlar için detaylı okuma listesi

Ne Okumalıyım ? - İslamiyet Öncesi Türk Tarihi

Genel Orta Asya ve İslamiyet öncesi Türk tarihini öğrenmek istiyorum diyenlerin mutlaka gözatması gereken, detaylı okuma listesi

Sultan Mehmet hanginizdir ?

Fatih Sultan Mehmet Divan-ı Hümayun'a başkanlık etmeyi neden bıraktı ? Rivayete göre bir Türkmen Divan-ı Hümayun'u nasıl bastı

Tarih ve edebiyat gündemini altüst eden aşk; Rabia Hatun

Türkiye'nin bir dönemine damga vuran, tarih, edebiyat ve basın dünyasını altüst eden aşk; Rabia Hatun

Musul'u alamayışımızın temeli: "Operation Kurdistan"

Son operasyonlar ve siyasilerin açıklamaları ile tekrar gündeme oturan, elden çıkması hep Şeyh Said isyanına bağlanan Musul'u aslında neden alamadık ? İngilizler Atatürk'ün gizli planına nasıl engel oldu

26 Nisan 2018

Uçmaya Çalışan İlk Türk’ün Sonu Felaket Oldu


Uçmaya Çalışan İlk Türk’ün Sonu Felaket Oldu


Hepimizin bildiği bir olay vardır: Hazerfan Ahmed Çelebi adındaki biri, Osmanlı döneminde, 17. yüzyılda Galata Kulesi’nden atlayarak üzerindeki kıyafet ve kurduğu düzenek yardımıyla uzun sayılabilecek bir mesafeyi “uçarak” geçmeyi başarmıştır. Bu muazzam olayın doğruluğu kimileri tarafından tartışılır ve hatta doğru olmadığı söylenir. Bu tartışmaya girmeyeceğiz. Uçmayı deneyenlerden bir diğeri de Lagari Hasan Çelebi’dir. Yalnız Lagari’nin hikayesi daha farklıdır; şenlikler sırasında barut doldurulmuş bir kafes tarzı düzenek yaparak içine girer ve bununla kendini havaya uçurur. Bir nevi roketle havaya uçmuştur. Evliya Çelebi’nin anlattığı bu kişi, bazı Avrupa seyyahlarının ve elçilik heyeti ressamlarının çizimlerinde de görülür. Bir diğer “uçan Türk” olarak ise Nişabur’da bir caminin tepesinden aşağı atlayarak uçmayı deneyen ama yere çakılan İsmail Cevheri’nin ismi geçer. Fakat ben bunlardan ziyade, şimdiye kadar pek üstünde durulmamış bir başka uçma denemesinden bahsedeceğim. Uçmayı deneyen kişinin ismi bilinmiyor. Olay ise Türkiye Selçukluları döneminde, 1162 senesinde geçmekte.




Lagari Hasan Çelebi'nin temsili çizimi

Anadolu Hakimiyeti İçin Ne Gerekiyorsa


Sene 1162’ye geldiğinde durum nasıldı ? Malazgirt’in üzerinden yaklaşık 90 sene geçmiş… Türkiye Selçukluları kurulmuş ve hatta Haçlı Orduları Anadolu’dan geçmiş, kontluk ve krallıklarını kurmuşlar, Bizans yavaş yavaş toparlanırken Selçuklular da nice badireler atlattıkları bu topraklarda iyice tutunmak, yerlerini sağlamlaştırmak, kök salma mücadelesini veriyorlardı.
1155’te tahta 2. Kılıçarslan geçmiş, geçtiği gibi de taht mücadelesi içinde bulmuştu kendini. 2 sene sonra bu mücadeleyi kazandı. Yalnız bu defa da Bizans imparatoru 1. Manuel Kommenos’un radarına iyiden iyiye girer oldu. Zira onun döneminde Selçuklular yeniden kıyı bölgelerine akınlar yapmaya başlamıştı. Bizans imparatoru Manuel Kommenos’un Çukurova seferi dönüşü bazı Türkmen gruplarının imparatorun ordusuna büyük kayıplar verdirmesi de işin tuzu biberi oldu. İmparator bunun üzerine bir plan yaptı; dönemin diğer Türk beyleri olan Danişmendli Yağıbasan, Kayseri Meliki ve Malatya Hakimi, Musul Atabeği Nureddin Mahmud gibi önemli kişilerle Sultan 2. Kılıçarslan’a karşı ittifak kurdu.

İttifaktan Kurtulmak Adına Yeni Bir İttifak

Selçuklu ordusu

Sene 1162’ye gelmişti. Türkiye Selçuklu Sultanı 2. Kılıçarslan, çıkış yolu olarak Bizans’ı yanına çekmek gerektiğini düşünüyordu. Nitekim bu yeni bir şey değildi. Daha önce, çok daha önce, devletin kurucusu Süleymanşah’tan babası 1. Mesud’a kadar birçok Selçuklu sultanı ile Bizans imparatoru arasında dönem dönem ittifaklar kurulmuştu. İşte 2. Kılıçarslan da bu sebeple hemen bir hazırlığa girişti, yanına da müttefiki olan Musul Atabeği Nureddin Mahmud’un kardeşi ve 1000 adamını da alarak İstanbul’a imparatoru ziyaret etmek için yola çıktı. İstanbul’a ulaştılar da. Yalnız bu İstanbul ziyareti için Bizans kaynaklarının bakışı biraz farklıdır. Haliyle bazı Bizans kaynakları bu ziyaret için sultanın imparatorun ayağına geldiğini ve kimin büyük olduğunun görüldüğünü yazar. Bazı kaynaklar biraz daha tarafsız baksa da, genel anlayış bu olmuştur.

İstanbul’da Bir Garip Türk


Sultan 2. Kılıçarslan'ın mezarı
Sultan, maiyetiyle birlikte İstanbul’a girmiştir. Burada büyük gösterilerle, merasimlerle, ziyafetlerle ve mükafatlarla karşılandı. Kaynakların anlattığına göre; imparator, Sultan Kılıçarslan’ı gayet iyi karşılamış, hemen her akşam onuruna ziyafetler vermiş, oyunlar oynatmış, gösteriler düzenlemiştir. Rum ateşi olarak bildiğimiz Grejuva yani sıvı ateş ile tutuşturulan sandal ve kayıklara varana kadar çok çeşitli etkinlikler düzenlendi. İşte bunlardan bir tanesinde, bir yarış sırasında çok ilginç bir olay yaşandı.
Bizans tarihçilerinden Niketas’ın detayını verdiği olay şöyle oldu: Sultan Kılıçarslan ile beraber İstanbul’a gelen Türkler’den biri şimdi mevcut olmayan bir stadyumun tribün kısmında kule kadar uzun ve geniş bir sütuna tırmandı. İsmi bilinmeyen bu Türk; çok uzun ve geniş, içine takılan çemberlerle şişirilmiş beyaz bir giysi giyiyordu. Kaynağın tasvirine göre şimdilerde adrenalin tutkunlarının kullandığı uçuş tulumu da denen “wingsuit” benzeri bir kıyafet giymiş olan bu Türk, sütunun tepesinden stadyumdaki insanlara stadyum üzerinden uçacağını ilan etti. Haliyle orada bulunan herkes bu garip iddiayı ortaya atan ve upuzun sütunun tepesinde uygun rüzgarın çıkmasını bekleyen adamın ne yapacağını beklemeye başladı. Beklediği rüzgar gelmedi. Bundan dolayı halk arasında homurdanmalar başladı ve oradaki güruhun içinden bazıları gemi yelkenine benzettikleri kıyafetten dolayı tepede kuş gibi tünemiş olan adamla alay ederek “Haydi yelkeni aç, haydi uç” veya “Ulan Arap(Kaynaklarda Türkler’e Arap veya Fars diye hitap edildiği de olur) bizi daha ne kadar bekletecek ve kule üstündeki rüzgarı daha ne zamana kadar ölçeceksin!” diye bağırmaya başladı. İşin garibi hem imparator Manuel Kommenos hem de sultan 1. Kılıçarslan o an oradaydı ve adamın ne yapacağını onlar da merakla bekliyorlardı.

Yakın zamanda restore edilen 2. Kılıçarslan hamamı

Pazarda Alay Konusu Oldular


İmparator bir tatsızlık çıkmasını istememiş olacak ki hemen bir adamını gönderdi ve uçmak üzere uygun rüzgar bekleyen Türk’ü vazgeçirmeye çalıştıysa da olmadı. Bu sırada Kılıçarslan da bir yandan başarırsa büyük iş yapmış olacağından dolayı gururlu, ama öte yandan doğurabileceği sonuçlar itibariyle de büyük endişeyle kan ter içinde, merakla beklemekteydi. Nihayet kuvvetli bir rüzgar esmeye ve kanat olarak kullandığı kumaşları şişirmeye başladı. Adam, istediği tarzda bir rüzgar olduğunu düşünerek kendini o upuzun sütunun üzerinden bırakıverdi! Baştaki rüzgarın etkisiyle havada bir müddet süzülmeye başladı. Ellerini öne doğru uzattı, esen rüzgarın yönüne göre kendini ve kıyafetini ayarlamaya çalışarak, büyük de bir özen göstererek kıyafetinin yardımıyla kollarını iki yana açtı ve kollarını çırpmaya başladı. Kıyafetinden dolayı kuş gibi gözüküyordu. Yalnız hesabı doğru değildi ve rüzgar beklediği gibi esmedi. Zavallı adam, havada kısa bir süzülmenin ardından tepetaklak oldu başüstü yere çakılıverdi! Bütün kemikleri kırılarak oracıkta can verdi.
Bu olay, şehrin sakini olan Bizanslılar için bir alay malzemesi oluverdi! Hatta o kadar ki, sultanın maiyetindekiler ne zaman pazara çıksa ne zaman alışveriş yapmaya gitseler etraftakiler toplanıp bu konuyu hatırlatacak hareketler yapıyor, bazıları ellerindeki metalleri birbirine vuruyor, alaycı sözler söyleyerek bu olayı sürekli hatırlatıyorlardı. Ve böylece kaynaklarda detayıyla anlatılan İstanbul’daki ilk uçma denemesini yapmış olan bir Türk’ün hikayesi de son buluyordu.
Share:

25 Şubat 2018

Malazgirt'ten Önce Malazgirt: Sultan Tuğrul'u Uğraştıran Şehir



Malazgirt'ten Önce Malazgirt: Sultan Tuğrul'u Uğraştıran Şehir



Selçuklular'ı gösteren bir minyatür
                1071 tarihini hepimiz biliriz. Meşhur Malazgirt Savaşı… Bir kısmımız Türkler’in 1071 öncesinde de Anadolu içlerinde olduğunu bilir. Hatta Avrupa Hunları döneminde dahi Anadolu’dan Türkler’in geçtiği bilinir. Fakat biz bu kadar geriye gitmeyeceğiz. Büyük Selçuklu Devleti’nin ilk yıllarında, Sultan Tuğrul döneminde yaşanmış olan ve detayının Bizans kaynaklarında (Özellikle de Urfalı Mateos’ta) verildiği bir olaydan bahsedeceğiz.


Anadolu’da Türk Akınları


Büyük Selçuklu Devleti resmen kurulduktan sonra hızla genişlemeye başlamıştı. Bunun sonucu olarak da daha önce Çağrı Bey’in önerdiği üzere Tuğrul Bey, yüzünü batıya çevirmiş ve iç karışıklıklarla boğuşmaktan dolayı askeri açıdan zor durumda olan Bizans topraklarına doğru akınlar yapılmaya başlandı. Bunun doğal bir sonucu olarak Bizans ile karşı karşıya gelindi ve 1048-1049’da Pasinler Savaşı yaşandı. Tabii iki devleti savaşa götüren süreçlerden biri de Selçuklu sultanına bağlı bazı Türkmen grupların Anadolu içlerinde ve hatta Kuzey Irak’ta yaptığı yağma faaliyetlerinin de etkisi vardı. Sonuç olarak savaşı Selçuklular kazandı ve her savaş sonrası olduğu üzere bir anlaşma yapılmak istendi. Bu anlaşmaya göre; bugün neresi olduğu halen daha tartışmalı olan Bizans İstanbul’undaki Arap Camii’nin onarılması ve dönemin şartları için oldukça önemli bir hamle olarak da daha önce bu camide Şii Fatımiler adına okunan hutbenin bundan sonra sırasıyla Abbasi halifesi ve Selçuklu sultanı adına okunması kararlaştırıldı. Bunun dışında yine bizim açımızdan önemli bir madde olarak mihraba Sultan Tuğrul’un hakimiyet alameti olarak kullandığı ok ve yay işaretleri konacaktı. Fakat buraya kadar Bizans tarafından kabul edilen anlaşma, daha önce Abbasi Halifeliğine ödenen yıllık verginin Sultan Tuğrul’a ve dolayısıyla Büyük Selçuklu Devleti’ne ödenmesi maddesi nedeniyle çıkmaza girdi. Bizans bu teklifi kabul etmedi ve Selçuklu elçisini geri gönderdi. Bunun neticesinde Selçuklu akınları yeniden başladı. Zaten Bizans imparatoru da bunu tahmin etmiş, önlem olarak da doğudaki kalelerin tamiratını ve ordunun güçlendirilmesini emretmişti. Fakat bu esnada Selçuklu şehzadelerinden ve Sultan Tuğrul’un üvey kardeşi olan İbrahim Yınal isyan etti. Bu da akınların kesintiye uğramasına sebep oldu.

Anadolu’daki Selçuklu Sultanı

Selçuklu ordusunu gösteren bir çizim

Sultan Tuğrul, ilk iş olarak kardeşi İbrahim Yınal’ın isyanını bastırdı. İç tehlikeyi bertaraf ettikten sonra da Bizans ile yarım kalan işi bu defa bizzat ele almak ve tamamlamak istemiş olacak ki, 1054 yılında büyük bir orduyla Anadolu seferine çıkmaya karar verdi. Bölgedeki hakimiyetini sağlamlaştırmak ve elbette ki ganimet elde etmek istiyordu. Bunun için önce İran’da Tebriz’e gelerek buradaki kuvvetleri itaati altına aldı. Daha sonra dönemin Diyarbakır hakimi Nasrud-devle’nin de ordusuna katılmasıyla birlikte Anadolu’ya giriş yaptı. İlk iş olarak Van civarındaki çeşitli kaleleri ele geçirdi. Van Gölü civarındaki önemli şehirlerden biri olan Erciş’i de kuşattı. Buranın ahalisi yaklaşık bir haftalık kuşatmadan sonra sultana itaat ettiklerini bildirdiler ve şehri teslim ettiler. Zira daha önce Sultan Tuğrul’un girdiği yerlerde neler olduğunu duymuş, olanların kendi başlarına gelmelerini de istemiyorlardı. Bundan dolayı güzel ve değerli hediyelerle birlikte Sultan Tuğrul’un gönlünü kazanmaya çalışan Ercişliler, şehri teslim ettikleri gibi bir de öneride bulundular: “Ey Cihangir sultan! Git Malazgirt şehrini zaptet, biz ve bütün Ermenistan sana tabi olalım” dediler. Belki daha önce yönetimi altında bulundukları Bizans yerine Selçuklular’ı tercih ettiklerinden belki de Sultan Tuğrul’un ve Selçuklular’ın başarısız olmak istemelerinden bilinmez, Sultan Tuğrul’u o dönemlerin en önemli ve büyük şehirlerinden biri olan Malazgirt’I alması için teşvik etmiş oldular.

Malazgirt Önlerindeki Selçuklular ve İşi Bozan Bir Frank Fedaisi

Bizans ordusunu gösteren bir temsili çizim

            Anadolu’nun çeşitli yerlerdeki faaliyetlerinden sonra Sultan Tuğrul nihayet Malazgirt’I kuşattı. Yalnız hiç beklenmedik derecede bir savunmayla karşılaştılar. Daha önce birçok önemli kent ve kaleyi fetheden bu ordu, bu defa oldukça çetin bir savunmayla karşı karşıya kaldı. Kuşatmayı Sultan Tuğrul ve yanındaki beyleri idare ederken, Malazgirt’in savunması da Ermeni asıllı Bizans Valisi Vasil’e emanetti. Kuşatma sırasında Selçuklular mancınık kullanmaktaydı. Kenti savunanlar da mancınık kullanıyordu. Üstelik gayet iyi donanımlı ve tedarikli oldukları için kuşatma da iyice uzamış, bir ayı geçmişti. Sultan Tuğrul idaresindeki ordu hücuma kalkmış ama Vasil’in savunması, Selçuklular’ı püskürtmeyi başarmıştı. Fakat kuşatma uzamaya başlamış, Selçuklular’ın devamlı suretle şehri mancınıkla dövmesi nedeniyle de şehir üzerine bir korku ve panik havası hakim olmaya başlamıştı.

Kimdir Bu Fedai, Getirin Tebrik Edeyim


                İşte bu sebepten ötürü bir çıkış yolu arayan Vasil, Selçuklular’ın mancığının yok edilesi gerektiğini düşündü ve bunu yapması için de bir fedai aramaya başladı. Bütün şehre hitaben: “Mancınığı yakmaya muktedir olan herhangi bir adama, birçok altın, gümüş, at ve katırlar vereceğim. İmparator tarafından da ona rütbe ve mevki verilecektir. Şayet bu adam müslümanlar tarafından öldürülürse mükafat onun oğllarına veya akrabasına verilecektir” diye bir çağrı yaptı. Bu çağrıyı da Avrupa’dan gelme bir Frank ileri atıldı ve “Ben dışarı çıkıp o mancınığı yakacağım. Bu gün ben, kanımı bütün hristiyanların uğruna dökeceğim, çünkü yalnızım ve benim için ağlayacak ne karım ne de çocuklarım vardır” diyerek bir öğle vakti, zırhını ve miğferini giydi. Kuvvetli ve hızlı bir at aldı. Yanına yanıcı maddeleri de aldıktan sonra mızrağının ucuna da bir kağıt geçirdi ve postacı kılığında şehirden çıkarak Selçuklular’ın üzerine doğru atını sürmeye başladı. Karşıdan gelen adamı Selçuklular gördü, fakat mızrağın ucunda kağıt olduğu için postacı zannettiler ve dokunmadılar. Frank fedaisi de bu sayede mancınığın yanına geldi, etrafında şöyle bir turladı. Herhalde mancınığı görünce hayret ediyor, temaşa ediyor diye fedaiye dokunmayan askerler, adam yanındaki yanıcı maddeleri mancınığa atıp tutuşturması üzerine bir telaşla üzerine atıldılar, ama yakalayamadılar ve adam da kaçtı.
Selçuklu kuşatması
               
                Sultan Tuğrul bu durumu haber aldı. Hatta askeri açıdan bu denli başarılı bir operasyonu gerçekleştirmiş olan adamı bularak, cesaretini ve başarısını da mükafatlandırmak istedi ve Vasil’e haber yolladı. Vasil, kendisinin de ödüllendirdiği adamı buldurup teklifi iletti ama adam bunu reddetti. Sultan Tuğrul ise bu cömertliğinin reddedildiğini öğrenince çok öfkelendi. Orduyu tekrar hücuma kaldırdı ama saldırı yine püskürtüldü. Bu son hücumun geri püskürtülmesi şehirlilerin güvenini oldukça tazelemiş ve mutlu olmuş olacak ki mancınığa bir domuz koyup sultanın ordusunun üzerine fırlattılar. Sonra da kaynağın ifadesiyle “Ey sultan, bunu kendine karı yap, biz de Malazgirt şehrini cihaz olarak sana veririz” diye bağırmaya başladılar. Sultan Tuğrul bu duruma karşı haliyle çok hiddetlendi. Hemen emir vererek kendisini Malazgirt’e gelmesi için teşvik eden, yol gösteren Ercişliler’I buldurttu. Hepsinin kafasını kestirdi ve şehir surlarının önüne attırdı. Nitekim kuşatmadan bir türlü sonuç elde edilemiyordu. Tabii ki tek sebep bu değildi, olamazdı da. Fakat kış yaklaşmaya başlamıştı ve devlet içinde bir takım kıpırdanmaların başlaması üzere kuşatmayı kaldırılarak Azerbaycan’a geri dönüldü. Bahar gelince tekrar gelip kuşatmaya devam ederim düşüncesinde olan Sultan Tuğrul, bunun yerine İbrahim Yınal ve Kutalmış ile uğraşmak zorunda kaldığından bir daha geri dönemedi. Ve bu süreçte Bağdat’ta başlayan olaylardan dolayı dikkatini oraya vermek zorunda kalmıştı. Bundan dolayı Selçuklu beylerine vereceği emirler ve görevlendirmelerle Anadolu’da Türk akınlarının devam etmesini sağlayacak, kısa bir süre sonra da görkemli bir şekilde Bağdat’a girerek bütün bu bölgedeki dini ve siyasi gelişmelerin tamamen değişmesini sağlayacaktı.
Share:

5 Mayıs 2017

Senelerdir satılamayan Mimar Sinan’ın eseri, bir kez daha satışta…

Senelerdir satılamayan Mimar Sinan’ın eseri, bir kez daha satışta…




Ayakapı Hamamı'nın geçmiş yıllara ait bir görüntüsü

İstanbul’un silüeti meselesi ara ara gündeme gelir ve binlerce senelik tarihi boyunca kendiliğinden oluşan, görenleri kendine hayran bırakan o şehir görüntüsünün geldi hal nedeniyle tartışmalar çıkar. Hatta birkaç sene önce dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu tartışmaya katılmış, bazı yaptırımların olacağı açıklanmıştı. Fakat, maalesef iş sadece silüette kalmıyor; ne yazık ki artık pek göz önünde kalmayan tarihi yapılar da gidiyor, yıkılıp yerine havalı plazalar yahut alışveriş merkezleri yapılıyor… İşte bunlardan birisi de tarihi senelerdir satılmaya çalışılan fakat zaman içinde aldığı darbelere karşı yıkılmamakta direnen, Mimar Sinan’ın günümüze ulaşmış ve halen ayakta olan nadir eserlerinden biri olan İstanbul Fatih Cibali’deki Ayakapısı Hamamı…
Hamamın cadde tarafından bir görüntüsü

Mimar Sinan’ın elinden, kerestecilere…


Oldukça yakın zamana kadar değeri ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmiyordu. Refik Altınay tarafından yayınlanmış İstanbul kadısına hitaben yazılmış bir hükümden anlaşıldığına göre hamam, Sultan 2. Selim’in hanımlarından ve Sultan 3. Murad’ın annesi olan Nurbanu Sultan tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmıştı. Amacı ise Üsküdar’daki meşhur Atik Valide Sultan Külliyesi’ne gelir sağlamak olan hamam, Nurbanu Sultan tarafından vakfedilmişti. Nurbanu Sultan tarafından yaptırılan hamamın kimin elinden çıktığını ise yine Mimar Sinan’ın kendisinden öğreniyoruz; eserlerinin listesinin yazılı olduğu Tuhtetü'l-mi'marin isimli kitapta “İstanbul'da Yenikapı' da mezburenin (yukarıda ismi geçen kişi-kadın-) hamamı” ifadesiyle Ayakapısı Hamamı’nı zikretmektedir.

Giriş tarafının dışarıdan görünüşü

Yüzlerce yıl işlevini sürdüren ve bu süre içinde halk arasında içinde ufak bir havuz da bulunduğundan dolayı Havuzlu Hamam, Cibali Hamamı, Ayakapı Hamamı,  Valide Sultan Hamamı, Yenikapı Hamamı ve eskiden o bölgede çokça oturan Yahudiler’in kullanmasından dolayı Çıfıt Hamamı gibi isimler alan hamam, 1930’lara, takribi 1932’ye kadar hamam olarak kullanılmaktaydı. Sonrasında ise zamanın yükünü kaldıramamış olacak ki işlevini kaybetmiş ve terk edilmiştir. Hamamın bulunduğu Haliç bölgesi 1936’da sanayi bölgesi ilan edilince hamamın da bulunduğu Abdülezel Paşa Caddesi keresteciler tarafından kullanılmaya başlanmış, 1947’de ise Kayserili bir kereste tüccarı bu yapıyı kereste deposu olarak kullanmaya başlamış…

Hamamın çökmek üzereyken nispeten elden
geçirilmiş kapısı

Tipik bir Osmanlı zamanı Türk işi ama…


Cumhuriyet tarihinin en büyük kalemlerinden biri olan Reşad Ekrem, hamamı görüp gezdiği 1947 yılında da ne kadar çürük ve hatta büyük bölümünün çökük olduğunu anlatıyor. Yani o zamandan bu zamana geçen süre zarfı maalesef sadece daha fazla çöküntü getirmiş; zira hiçbir bakıma uğramamış, uğramadığı gibi yakın zamana kadar hemen dibindeki akü bayisi nedeniyle daha büyük tahribata uğramış vaziyette.

Üstleri kubbeli, tonozlu dört halvetten oluşan ve bugün maalesef çoktan yıkılmış olan sıcaklık bölümleri, yine bugün bulunmayan fakat Reşad Ekrem’in 1947’de “son parçasını  görebiliyorum” dediği kalem işi nakışlardan süslemeleri, benzerine oldukça az rastlanan cinste soyunma kısımlarının yan tarafları aynalı tonozlarla ve ortası oldukça güzel bir kubbeyle çevrelenmiş, içinde oldukça az rastlanan ve bölgede 16. Yüzyılda çokça Yahudi’nin bulunmasından dolayı eklenmiş olan havuzu ile oldukça farklı bir konuma sahip olan hamam, maalesef bir kez daha satılığa çıkmış durumda.

Ayakapı Hamamı'nın planı

Onlarca defa satılığa çıktı fakat bir türlü satılamadı


Şuan ki sahipleri tarafından 1971 yılında satın alınan Ayakapısı Hamamı, en azından benim takip edebildiğim kadarıyla 1999 yılından beri dönem dönem, pek çok daha satılığa çıkmış; fakat bir türlü alıcı bulunamamış durumda. Satılması durumunda ne olacağı da meçhul…

Kapının üzerindeki kitabede şu yazıyor;
/ Bi hamdullâh bu cây-ı hurrem-âbâd / Hezâran sa‘y ile buldu çün itmâm / Bu âlî menzile denildi târîh / Ki yüzü suyudur şehrin bu hammâm, 990 /
Daha önce takip edebildiğim kadarıyla 1999, 2000, 2001, 2002, 2006, 2009, 2012, 2016 ve en nihayetinde de birkaç gün önce olmak üzere satılığa çıkarılmış durumda. Hamamın tapusunu elinde bulunduran aile bundan birkaç sene önce gazetelere verdiği röportajlarda böyle son derece büyük tarihi öneme sahip bir hamamı kendilerinin de satmak istemediklerini, fakat restorasyon yapılmasını karşılayamayacakları ve artık bakımını da yaptıramadıkları için satmak zorunda olduklarını söylüyorlar.  Yine birkaç sene öncesinde belediye başkanı ile yapılan bir söyleşide bu hamamın ve diğer tarihi eserlerin durumu sorulmuş, devlete haddinden fazla maddi yük getireceği sebebiyle kamulaştırılmaya karşı oldukları cevabı alınmıştı.

Kubbesinde otların ve incir ağaçlarının yetiştiği Mimar Sinan'ın
hamamı Ayakapısı

Mimar Sinan’ın 500 yıla yakın ayakta kalmayı başaran eserine ne olacak ?



                Doğru düzgün hiçbir bakım görmediği halde, 400 küsür sene boyunca ayakta kalmayı başaran, Osmanlı dönemi klasik Türk mimarisinin izlerini çok net gösterdiği ve İstanbul’un gayrimüslim nüfusunun da izlerini taşıyan bu tarihi yapı ne olacak ? Şimdiye kadar olduğu gibi çürümeye mi bırakılacak yoksa, birkaç gün önce farklı bir emlak şirketinin pazarlama işlerini üstlendiği gibi 3 milyon Euro’ya satılacak ve bu güzelim tarihi bina yıkılarak yerine alakasız bir yer mi yapılacak ? Aşağıda verilen ilandaki “tehdit” yahut “artı” ve “eksi” gibi başlıklara bakmak dahi durumun ne kadar vahim olduğunu anlatmaya yetiyor…  

Emlak şirketine göre tarihi hamamın "güçlü" ve "zayıf" yönleri

Emlak şirketine göre Mimar Sinan'ın elinden çıkma tarihi hamamın
"fırsatları" ve "tehditleri"
Mimar Sinan elinden çıkma 1582 tarihli, bu tarihi hamamın
güncel fiyatı...




Share:

İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar

Tavsiye Edilen Sayfalar