Ne Okumalıyım ? - Osmanlı Tarihi

Osmanlı tarihini öğrenmek istiyorum ama nereden başlayacağım diye soranlar için detaylı okuma listesi

Ne Okumalıyım ? - İslamiyet Öncesi Türk Tarihi

Genel Orta Asya ve İslamiyet öncesi Türk tarihini öğrenmek istiyorum diyenlerin mutlaka gözatması gereken, detaylı okuma listesi

Sultan Mehmet hanginizdir ?

Fatih Sultan Mehmet Divan-ı Hümayun'a başkanlık etmeyi neden bıraktı ? Rivayete göre bir Türkmen Divan-ı Hümayun'u nasıl bastı

Tarih ve edebiyat gündemini altüst eden aşk; Rabia Hatun

Türkiye'nin bir dönemine damga vuran, tarih, edebiyat ve basın dünyasını altüst eden aşk; Rabia Hatun

Musul'u alamayışımızın temeli: "Operation Kurdistan"

Son operasyonlar ve siyasilerin açıklamaları ile tekrar gündeme oturan, elden çıkması hep Şeyh Said isyanına bağlanan Musul'u aslında neden alamadık ? İngilizler Atatürk'ün gizli planına nasıl engel oldu

5 Mayıs 2017

Senelerdir satılamayan Mimar Sinan’ın eseri, bir kez daha satışta…

Senelerdir satılamayan Mimar Sinan’ın eseri, bir kez daha satışta…




Ayakapı Hamamı'nın geçmiş yıllara ait bir görüntüsü

İstanbul’un silüeti meselesi ara ara gündeme gelir ve binlerce senelik tarihi boyunca kendiliğinden oluşan, görenleri kendine hayran bırakan o şehir görüntüsünün geldi hal nedeniyle tartışmalar çıkar. Hatta birkaç sene önce dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu tartışmaya katılmış, bazı yaptırımların olacağı açıklanmıştı. Fakat, maalesef iş sadece silüette kalmıyor; ne yazık ki artık pek göz önünde kalmayan tarihi yapılar da gidiyor, yıkılıp yerine havalı plazalar yahut alışveriş merkezleri yapılıyor… İşte bunlardan birisi de tarihi senelerdir satılmaya çalışılan fakat zaman içinde aldığı darbelere karşı yıkılmamakta direnen, Mimar Sinan’ın günümüze ulaşmış ve halen ayakta olan nadir eserlerinden biri olan İstanbul Fatih Cibali’deki Ayakapısı Hamamı…
Hamamın cadde tarafından bir görüntüsü

Mimar Sinan’ın elinden, kerestecilere…


Oldukça yakın zamana kadar değeri ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmiyordu. Refik Altınay tarafından yayınlanmış İstanbul kadısına hitaben yazılmış bir hükümden anlaşıldığına göre hamam, Sultan 2. Selim’in hanımlarından ve Sultan 3. Murad’ın annesi olan Nurbanu Sultan tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmıştı. Amacı ise Üsküdar’daki meşhur Atik Valide Sultan Külliyesi’ne gelir sağlamak olan hamam, Nurbanu Sultan tarafından vakfedilmişti. Nurbanu Sultan tarafından yaptırılan hamamın kimin elinden çıktığını ise yine Mimar Sinan’ın kendisinden öğreniyoruz; eserlerinin listesinin yazılı olduğu Tuhtetü'l-mi'marin isimli kitapta “İstanbul'da Yenikapı' da mezburenin (yukarıda ismi geçen kişi-kadın-) hamamı” ifadesiyle Ayakapısı Hamamı’nı zikretmektedir.

Giriş tarafının dışarıdan görünüşü

Yüzlerce yıl işlevini sürdüren ve bu süre içinde halk arasında içinde ufak bir havuz da bulunduğundan dolayı Havuzlu Hamam, Cibali Hamamı, Ayakapı Hamamı,  Valide Sultan Hamamı, Yenikapı Hamamı ve eskiden o bölgede çokça oturan Yahudiler’in kullanmasından dolayı Çıfıt Hamamı gibi isimler alan hamam, 1930’lara, takribi 1932’ye kadar hamam olarak kullanılmaktaydı. Sonrasında ise zamanın yükünü kaldıramamış olacak ki işlevini kaybetmiş ve terk edilmiştir. Hamamın bulunduğu Haliç bölgesi 1936’da sanayi bölgesi ilan edilince hamamın da bulunduğu Abdülezel Paşa Caddesi keresteciler tarafından kullanılmaya başlanmış, 1947’de ise Kayserili bir kereste tüccarı bu yapıyı kereste deposu olarak kullanmaya başlamış…

Hamamın çökmek üzereyken nispeten elden
geçirilmiş kapısı

Tipik bir Osmanlı zamanı Türk işi ama…


Cumhuriyet tarihinin en büyük kalemlerinden biri olan Reşad Ekrem, hamamı görüp gezdiği 1947 yılında da ne kadar çürük ve hatta büyük bölümünün çökük olduğunu anlatıyor. Yani o zamandan bu zamana geçen süre zarfı maalesef sadece daha fazla çöküntü getirmiş; zira hiçbir bakıma uğramamış, uğramadığı gibi yakın zamana kadar hemen dibindeki akü bayisi nedeniyle daha büyük tahribata uğramış vaziyette.

Üstleri kubbeli, tonozlu dört halvetten oluşan ve bugün maalesef çoktan yıkılmış olan sıcaklık bölümleri, yine bugün bulunmayan fakat Reşad Ekrem’in 1947’de “son parçasını  görebiliyorum” dediği kalem işi nakışlardan süslemeleri, benzerine oldukça az rastlanan cinste soyunma kısımlarının yan tarafları aynalı tonozlarla ve ortası oldukça güzel bir kubbeyle çevrelenmiş, içinde oldukça az rastlanan ve bölgede 16. Yüzyılda çokça Yahudi’nin bulunmasından dolayı eklenmiş olan havuzu ile oldukça farklı bir konuma sahip olan hamam, maalesef bir kez daha satılığa çıkmış durumda.

Ayakapı Hamamı'nın planı

Onlarca defa satılığa çıktı fakat bir türlü satılamadı


Şuan ki sahipleri tarafından 1971 yılında satın alınan Ayakapısı Hamamı, en azından benim takip edebildiğim kadarıyla 1999 yılından beri dönem dönem, pek çok daha satılığa çıkmış; fakat bir türlü alıcı bulunamamış durumda. Satılması durumunda ne olacağı da meçhul…

Kapının üzerindeki kitabede şu yazıyor;
/ Bi hamdullâh bu cây-ı hurrem-âbâd / Hezâran sa‘y ile buldu çün itmâm / Bu âlî menzile denildi târîh / Ki yüzü suyudur şehrin bu hammâm, 990 /
Daha önce takip edebildiğim kadarıyla 1999, 2000, 2001, 2002, 2006, 2009, 2012, 2016 ve en nihayetinde de birkaç gün önce olmak üzere satılığa çıkarılmış durumda. Hamamın tapusunu elinde bulunduran aile bundan birkaç sene önce gazetelere verdiği röportajlarda böyle son derece büyük tarihi öneme sahip bir hamamı kendilerinin de satmak istemediklerini, fakat restorasyon yapılmasını karşılayamayacakları ve artık bakımını da yaptıramadıkları için satmak zorunda olduklarını söylüyorlar.  Yine birkaç sene öncesinde belediye başkanı ile yapılan bir söyleşide bu hamamın ve diğer tarihi eserlerin durumu sorulmuş, devlete haddinden fazla maddi yük getireceği sebebiyle kamulaştırılmaya karşı oldukları cevabı alınmıştı.

Kubbesinde otların ve incir ağaçlarının yetiştiği Mimar Sinan'ın
hamamı Ayakapısı

Mimar Sinan’ın 500 yıla yakın ayakta kalmayı başaran eserine ne olacak ?



                Doğru düzgün hiçbir bakım görmediği halde, 400 küsür sene boyunca ayakta kalmayı başaran, Osmanlı dönemi klasik Türk mimarisinin izlerini çok net gösterdiği ve İstanbul’un gayrimüslim nüfusunun da izlerini taşıyan bu tarihi yapı ne olacak ? Şimdiye kadar olduğu gibi çürümeye mi bırakılacak yoksa, birkaç gün önce farklı bir emlak şirketinin pazarlama işlerini üstlendiği gibi 3 milyon Euro’ya satılacak ve bu güzelim tarihi bina yıkılarak yerine alakasız bir yer mi yapılacak ? Aşağıda verilen ilandaki “tehdit” yahut “artı” ve “eksi” gibi başlıklara bakmak dahi durumun ne kadar vahim olduğunu anlatmaya yetiyor…  

Emlak şirketine göre tarihi hamamın "güçlü" ve "zayıf" yönleri

Emlak şirketine göre Mimar Sinan'ın elinden çıkma tarihi hamamın
"fırsatları" ve "tehditleri"
Mimar Sinan elinden çıkma 1582 tarihli, bu tarihi hamamın
güncel fiyatı...




Share:

16 Mart 2017

Bugün 16 Mart…

Bugün 16 Mart…

İngiliz zırhlıları tarafından kuşatılan İstanbul Boğazı...

Gündem yoğun… Avrupa ile gerilen ilişkiler ve bir ay sonra yapılacak referandum, akılları fazlasıyla meşgul ediyor. Bütün bunlara rağmen tarihte bugünün yani 16 Mart’ın ayrı bir yeri daha var; 16 Mart 1920, şimdilerde yokmuş gibi davranılmasına rağmen İstanbul’un yani Osmanlı’nın başkentinin resmen işgal edildiği gün…

Geldikleri gibi gittiler…


"Geldikleri gibi giderler"
Osmanlı savaşı resmen kaybetmiş ve bunun neticesinde 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanmıştır. Mütareke sonucunda ordular dağıtılmış, silahlı kuvvetler sadece asayişin sağlanması amacıyla bırakılmıştı. Bunun sonucu olarak da Mustafa Kemal’in başında bulunduğu Yıldırım Orduları dağıtılmış, Mustafa Kemal de İstanbul’a çağırılmıştı. İstanbul’dan gelen emir üzerine Mustafa Kemal İstanbul’a doğru yola çıkmış; şansı bu ya, tam da İstanbul’un fiilen işgalinin başladığı 13 Kasım 1918’de yaşanan o karmaşaya denk gelmiş, ayağının tozuyla geldiği başkentte işgal kuvvetlerine ait zırhlıların namlularının Dolmabahçe’ye çevrili olduğu görmüş ve o tarihi sözü söylemiştir: “Geldikleri gibi giderler”
Evet, İstanbul işgal edilmiştir. Hem de oldukça ağır bir işgale uğramıştır. Osmanlı’ya yani Türklere ve İslam’a 5 asra yakın bir süre başkentlik yapmış olan İstanbul fiilen 4 yıl 10 ay gibi bir süre, oldukça ağır bir işgal altında kalmıştır…



Fatih Sultan Mehmet’e nispet yaparcasına…


Ülke fiilen işgal altındaydı fakat bunun resmi sebebi “asayişin sağlanması” idi. İngiliz, Fransız, İtalyan ve daha sonraları gelen işgal birlikleri bu “asayişi” sağlamak adına stratejik öneme sahip yerleri çoktan işgal etmişti bile.
Franchet d’Esperey İstanbul'da karaya çıkıyor
Bütün işgal kuvvetleri komiserlerinin gelişleri şatafatlı olmuştur, fakat içlerinden biri vardı ki bütün hayatı boyunca bu anı beklemiş gibiydi: Fransa’nın özellikle Balkan cephesinde büyük başarılar kazanmış olan generali Louis Franchet d’Esperey… Fransız generali işgalden sonra aslında İstanbul’a gelmiş, fakat bu ziyareti sanırım yeterli olmamış ki kısa süre sonra bir kez daha geldi; Şubat 1919’daki bu gelişinde ise adeta geçmişin öcünü almak istermiş gibi bir hali vardı. Gemiden indi; ilk yaptığı şey adeta Fatih’e nazire yaparcasına beyaz yahut kır renkli olduğu söylenen bir atın üzerine bindi, kortejin en önünde o at sırtında İstanbul’u turladı. Dolmabahçe’yi gördü; padişah sarayını bir hayli beğenmiş olacak ki padişahı buradan çıkartıp kendisinin yerleşeceğini söyledi. Fakat o sırada tahtta bulunan Vahdettin’in Dolmabahçe’nin önüne zırhlıların gelip de namlularının saraya çevrilmesinden rahatsız olup Yıldız’a taşındığını unutmuştu herhalde…

Fransız generali d’Esperey at sırtında İstanbul'u dolaşıyor
O sıralarda bir başka sıkıntı daha başgöstermiş; Yunan ordusu da işgale katılmaya başlamıştı. İngilizler savaştan yorulduklarını dile getirmekten çekinmiyor, İstanbul’daki yetkililere “uslu durun, yoksa Yunanlılar burada duruyor, üzerinize salıveririz”  diyorlardı. Bunu demelerinin de bir sebebi vardı; Misak-ı Milli ilan edilmiş, vatanı işgalden kurtarmak için adı üzerinde yemin edilmiş, bir süre sonra da Mustafa Kemal önderliğinde Anadolu’da milli mücadele harekatı başlamıştı. Osmanlı hanedanından da bu harekata destek vermek için yanıp tutuşanlar vardı; Halife Abdülmecid’in oğlu, Sultan Vahdettin’in yeğeni ve damadı olan Ömer Faruk Efendi gibi isimler de bu harekata katılmak istemiş, fakat bunun haberini alan İngilizler’den oldukça sert bir karşılık, daha doğrusu tehdit gelmişti. İstenirse şehzadeye hemen vize vereceklerini hatta Anadolu’ya bizzat kendilerinin götüreceklerini, fakat bundan sonra ise o günlerde Karadeniz kıyılarında bekleyen Yunan ordusunun İstanbul’u alması için serbest bırakacaklarını söyleyerek aba altından sopa gösterip hanedandan ve İstanbul’dan resmen herhangi bir direniş hamlesi gelmesini engellemiş oldular.

Zırhlılar tarafından kuşatılmış olan Haliç...

Uykularında şehit edildiler


Hali hazırdaki fiili işgal 16 Mart 1920 ile resmiyete kavuştu. Resmen işgal kararının çıkması üzerine bütün devlet kurumları ve binaları da işgal edildi, kendilerine zorluk çıkaranlar da mahalli çatışmalar sonucunda şehit edilerek bu zorluğun da “üstesinden gelip” işgal resmiyet kazandı.
Tek bir yazıda bahsedilemeyecek kadar rezalet, olay, mücadele yaşandı. Bunlardan olayın tam olarak vahametini, o günlerde yaşananların önemini yansıtacağını düşündüklerimi paylaşmak istiyorum.
 
İngilizler tarafından şehit edilmiş askerimiz

Martonaltı




Hamdi Martonaltı
İşgalin resmiyet kazandığı gün olan 16 Mart 1920’de Mustafa Kemal de Ankara’da bulunmaktaydı. Sabah saat 10.00 itibariyle eline bir dizi telgraf ulaştı; bu telgraflarda, İstanbul’da o an, kelimenin tam anlamıyla an ve an neler yaşandığı anlatılıyor ve durum birinci ağızdan Mustafa Kemal’e haber veriliyordu. Mustafa Kemal Atatürk daha sonra bu telgraflara Nutuk’ta da yer vermiş ve o gün yaşananları anlatmıştır. O sabah yaşanan olayları, daha sonra Kurtuluş Savaşı boyunca yaptığı hizmetler dolayısıyla madalya kazanacak ve o günün hatırası nedeniyle Martonaltı soyadını alacak olan genç ve cesur bir asker olan Manastırlı Hamdi Bey’in Ankara’ya Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgraflardan öğreniyoruz. Nutuk’ta Mustafa Kemal Atatürk o gün yaşananları şu şekilde anlatıyor:

“Efendiler, 1920 senesi Martının 16 ncı günü öğlenden evvel, saat onda, makine başında şöyle bir telgraf verildi:
Ankarada: Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Bu sabah, Şehzadebaşındaki muzıka karakolunu, İngilizler basıp oradaki askerlerle İngilizler müsademe ederek neticede şimdi İstanbulu işgal altına alıyorlar. Berayi malumat maruzdur.
                                                                                                                              Manastırlı
                                                                                                                                   Hamdi”

Ben, bu telgrafın altına kurşun kalemiyle "serian kolordulara benim imzamla M.Kemal" işaretini koyduktan sonra bu telgrafı verenden istizahata başladım.(durumu açıklamasını istedim) Manastırlı Hamdi Efendi mütemadiyen malumat vermeye devam etti.
“Bizim en emniyetli bir arkadaşımız var ki yalnız o değil, herkes, yani gelen söylüyor. Şimdi de Harbiyenin işgalini haber aldık. Hatta Beyoğlu telgrafhanesinin önünde İngiliz askeri olduğunu fakat telgrafhayi işgal edip etmiyeceği meçhuldür.”

Bu esnada efendiler; Harbiye telgrafhanesinden, memur Ali malumat vermeye başladı:
“Sabah İngilizler basarak altı kişi şehit ve on beş kadar da mecruh (yaralı) oldu. Şimdi, İngiliz askerleri dolaşıyor. Şimdi, işte, İngiliz askerleri nezarete giriyorlar. İşte içeri giriyorlar. Nizamiye kapısına. Teli kes! İngilizler buradadır.”
                Tekrar Manastırlı Hamdi Efendi Efendi bizi buldu.
“Paşa Hazretleri.
Harbiya telgrafhanesini de İngiliz bahriye askeri işgal edip teli katettiği (yani kestiği) gibi bir taraftan Tophaneyi işgal ediyorlar. Bir taraftan zırhlılardan asker ihracolunuyor. (çıkartma yapılıyor) Vaziyet vahamet kesbediyor (gittikçe tehlikeli bir hale geliyor) efendim. Sabahki müsademede (çatışmada) 6 şehit, 15 mecruhumuz (yaralımız) vardır. Paşa Hazretleri. Emri Devletlerine muntazırım. 16 Mart 1920
                                                                                                                                              Hamdi”

                Hamdi Efendi devam etti:
“Sabahki, bizim asker uykuda iken, İngiliz bahriye efradı (askeri, eri) karakola gelip işgal etmekte iken, askerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe (çatışma) başlanılıyor. Neticede bizden altı şehit, on beş mecruh (yaralı) olup bunun üzerine zaten melanetlerini tasavvur etmiş ki hemen zırhlılarını rıhtıma yanaştırıp Beyoğlu cihetini (Beyoğlu yönü, tarafı) ve Tophaneyi işgal edip bir taraftan Harbiye Nezaretini işgal etmişler, hatta şimdi ne Tophane ve ne de Harbiye telgrafhanesini bulmak kabil (mümkün) olmuyor. Şimdi de haber almış olduğuma nazaran Derinceye kadar tevessü (genişlemiş) ediyormuş efendim.
İşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok. Orasını da işgal ettiler galiba. Allah muhafaza buyursun. Burasını işgal etmesinler. İşte Beyoğlu memurlar, müdürleri geldiler. Kovmuşlar. Bir saate kadar burası da işgal olunacaktır. Şimdi haber aldım efendim. “


İşte 16 Mart 1920 sabahı an ve an yaşananlar… Hani bazı çatlaklar “Milli Mücadele olmadı, Kurtuluş Savaşı diye bir şey yoktu, işgal yoktu, Mustafa Kemal ne yapmış diyor ya… Yahut bir diğer kesim de padişahı vatan hainliği ile suçluyor ya… İşte o dönem uğraşılan ve uğranan işler bunlar. Ona göre konuşalım, efendiler… 
Share:

15 Mart 2017

Türkiye’nin ilk “istenmeyen adam” ilan edilen diplomatı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’mız değildi

Türkiye’nin ilk “istenmeyen adam” ilan edilen diplomatı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’mız değildi

Persona non grata yani "istenmeyen kişi" yahut "istenmeyen adam"





Bundan 2 gün önce tüm ülke olarak hepimizi sinirlendiren ve üzen bir gelişme yaşandı ve daha önce yaşanan gerginlikleri zirveye taşıyan bir hamle ile Hollanda, karayolu ile elçilik binası yani uluslararası anlaşmalara göre kabaca “Türk toprağı”na gitmeye çalışırken engellendi ve bunun akabinde de sınır dışı edildi. 

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımız ile Hollanda
polisinin müzakeresi
Siyasi görüşü ne olursa olsun hiçbir diplomatik teamüle ve nezakete uymayan bu uygulamanın, bir Türk bakanına, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi bakanına yapılması olması ise bizleri elbette oldukça sinirlendirdi ve üzdü. Hollanda ve Türkiye arasında bir diplomatik kriz çıktı ve iki ülke ilişkileri de resmi düzeyde kesilmiş oldu. Yaşanan bu durum ise benim hatrıma geçmişte yaşanmış bir başka diplomatik krizi ve bakanlık düzeyinde olmasa da yine de önemli bir diplomatımızın “istenmeyen adam” ilan edilerek hiçbir nezakete sığmayan ve hatta terbiyesizce sınırdışı edilme hadisesini getirdi. Yalnız bundan önce Hollanda ile ilgili ufak bir-iki bilgi vermek istiyorum…

Tarihi ilişkiler


Osmanlı-Hollanda arasındaki “resmi” ilişkiler bundan tam “405” sene öncesine, 1612’ye dayanmaktadır. Avrupa’da bağımsız bir güç halini almaya başlayan Hollanda henüz bağımsız bir devlet statüsünde değildi. Buna karşın özellikle ticaret alanında büyük bir faaliyete giriştiler ve bu ticaret faaliyetlerini geliştirmek aynı zamanda da resmi ve bağımsız bir ülke olarak tanınmak için Osmanlı ile ilişkiler kurulmaya başlandı. Bu ilişkiler 1580’lerde başladı ve Akdeniz sahasına inmek isteyen Hollanda tarafından 1612’de zirveye taşındı.

Şeyh elinden gelen bağımsızlık ahdi


Hollanda elçisi Cornelis Haga
1612’de elçi sıfatıyla Cornelius Haga İstanbul’a geldi ve Hollanda’nın hem resmiyet hem de ticaret alanında imtiyaz alabilmesi için çalışmalar başlattı. Haga’nın bu faaliyetleri, daha önceden imtiyaz alan İngiltere, Fransa, Venedik gibi ülkeler tarafından engellenmeye çalışıldı.  Haga ise henüz padişah ile görüşemediği için istediğini tam olarak alamamış, o günlerde padişahın da meşgul olmasından dolayı pek de görüşebilecek gibi durmuyordu fakat bir iş oldu, hiç beklenmedik şekilde istediğine ulaşmış oldu.

Diğer devletlerin oyunlarını gören Vezir Halil Paşa, Hollanda elçisi Haga’yı himayesine aldı ve “ben bu işi hallederim” diyerek elçiyi bir kayığa bindirip Üsküdar’a geçirdi. Sarayda ve özellikle de 1. Ahmed nezdinde büyük itibarı bulunan Şeyh Aziz Mahmud Hüdayi’nin elini öptürdü. Bu haber saraya ulaşınca kendisine öncelik verip padişah huzuruna çıkarıldı ve yapılan görüşme neticesinde ticari imtiyazlar verildi ve Hollanda da resmen tanındı, elçi ise büyükelçi statüsüne kavuşmuş oldu.

Operada patlak veren diplomatik kriz


Hollanda ile yaşadığımız diplomatik krizin bir benzerini ise bundan tam 63 önce Kahire’de Mısır ile yaşamıştık… Türkiye’nin o dönem Kahire Büyükelçisi olan Fuad Hulusi Tugay, kısa süre önce darbe ile başa gelmiş olan Abdülnasır ile münakaşaya girince olanlar olmuş, hemen aynı gece “istenmeyen adam” ilan edilerek hiçbir nezaket ve diplomatik teamüle uymayan yollar ile sınırdışı edilmişti…
Mısır Kralı Fuad

Mısır’da karışık günler


Türkiye’nin o dönemki Kahire Büyükelçisi Fuad Hulusi Tugay, Osmanlı’nın meşhur asker diplomatlarından Deli Fuad Paşa’nın soyundan gelmekteydi ve meşhur Osmanlı asker ailelerinden birinden gelme olan Emine Tugay ile evliydi. Üstelik Fuad Tugay’ın eşi Emine Tugay, 1952’de askeri darbe ile devrilen Mısır Kralı Faruk’un kuzeniydi ve prensesti.
Türk Büyükelçisi Fuad Tugay ve eşi Emine Tugay
Mısır’da 1952’de darbe olmuş, darbe ile Kral Faruk devrilmişti ve o dönemin Mısır basınında kraliyet rejiminin aleyhinde bolca yazı çıktığı gibi hanedan yani kraliyet ailesi ile ilgili de aleyhte çokça yazılar çıkar olmuştu. Bir müddet sonra bu yazılar, eleştiri sınırlarını aşmaya başlamış ve hatta ağır hakaret derecesine varmaya başlamıştı. Emine Tugay da  Kral Faruk’un yakın akrabası olması yetmiyormuş gibi bir de aktif bir üst düzey diplomatın eşi olarak halen daha göz önündeydi ve bu onlar için kabul edilemez bir durumdu… Yazılan yazıların ağırlığı iyiden iyiye arttığı ve haddi aşmaya başladığı günlerde ise Fuad Tugay önce raporlar yazmış, dikkate alınmayınca görevden alınması yahut başka bir yere tayinini isteyen taleplerini iletmiş fakat Türk hariciyesi tarafından hiçbiri kabul görmemişti.

Eli havada kalınca…


Fuad Tugay’ın bu geri çekilme talebine karşılık; ancak 1954’ün sonunda gelmişti ve o da eşini İstanbul’da bırakarak Kahire’ye, dönüş hazırlıklarını yapmak için gitmişti. Bu esnada Kahire’de bir davet verilmiş ve Mısır’ın sosyetesi ve bütün diplomatik personel de davetliydi. Bunların arasında da darbeciler ve Abdülnasır hakkında olumsuz ifadeler kullandığı herkesçe bilinen Türk büyükelçisi, Fuad Tugay da bulunuyordu.
Kahire Operası’ndaki bu program tamamlanmış, darbe sonrası dönemin güçlü ismi Cemal Abdülnasır tarafından kordiplomatik için nispeten küçük bir kokteyl veriliyordu. O günlerde de daha önce bahsettiğim bu basının adeta taciz halini almış yazıları iyice zıvanadan çıkmış, Emine Hanım hakkında “Kralın pezevengi” gibi ifadeler kullanacak kadar ortalık alevlenmişti. Kokteyle davetleri olan diplomatlar kokteyl salonuna geçmiş ve Abdülnasır’ı bekliyorlardı. Abdülnasır geldi, büyükelçilerin ve diplomatların elini sıkmaya başladı… Sıra bizim büyükelçimize geldi ve tokalaşmak için elini uzattığı sırada Fuad Tugay “Ben yalnızca centilmenlerin elini sıkarım” dedi ve Abdülnasır’a, onun aleyhinde bir takım sözler ettikten sonra muhatabından cevap bile beklemeden arkasını dönüp daveti terketti…
Dönemin Mısır gazetelerinde Türk elçiliği ile ilgili
çıkmış bir haber

Nezaketsizlikte sınır tanınmadı


Bütün kordiplomatiğin önünde böyle bir hakarete uğrayan Abdülnasır tabii ki boş durmadı. Hemen o gece, Türk Büyükelçi Fuad Tugay, aynı geçen gün Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımız hanımefendi gibi persona non grata yani “istenmeyen adam” ilan edildi ve protokole göre ülkeyi terketmesi için 48 saat süre verildi. Bu süreyi bile beklemeyen Fuad Tugay, ülkeden ayrılmak için havaalanına gitti fakat orada bizim açımızdan daha büyük bir rezalet yaşandı!

Fuad Tugay, havaalanında bagaj sırasında
Bütün diplomatik nezaket ve teamüller bir kenara bırakılmış ve adeta düşmanca bir tavır sergilenmeye başlanmıştı. Normalde diplomatlara özel olan salondan uçağa alınması gereken büyükelçi, bu sıraya alınmadı ve normal yolcu sırasına alındı. Bununla da kalmayıp bütün bagajları açıldı ve bagajı, çamaşırlarına varıncaya dek didik didik arandı, bu esnada da Mısırlı gazetecilere bolca fotoğraf çektirilerek ertesi günlerde çıkan gazetelerce basıldı. 
Share:

19 Şubat 2017

Film gibi bir Osmanlı hikayesi, Temeşvarlı Osman Ağa

Film gibi bir Osmanlı hikayesi, Temeşvarlı Osman Ağa

Temeşvar'ı gösteren bir gravür

Sürekli sorulan sorudur; tarihe meraklıyım yahut tarihi bilmek istiyorum ne okumalıyım. Daha önce hem Orta Asya ve İslamiyet öncesi Türk tarihi hem de Osmanlı tarihi hakkında bir okuma listesi paylaşmıştım(Ne Okumalıyım - Osmanlı Tarihi ve Ne Okumalıyım - Orta Asya ve İslamiyet Öncesi Türk tarihi ). Evet doğrudur, gerçek anlamda tarih öğrenmek istiyorsanız, bunlar gibi kaynak kitaplardan başlamanız gerekir. Fakat tarihe meraklı kişiler için bunlar yeterli gelmez ve daha fazlasını öğrenmek ister, daha da önemlisi o dönemi yaşamak ve adeta hissetmek ister. Bunun için de kaynak kitaplar yeterli değildir. Anı yani hatırat gibi farklı kitapları da okumak gerekir.

Savunma aracı


Bir Osmanlı Askerinin Sıradışı Anıları 1688-1700 Temeşvarlı Osman Ağa
Öncelikle şöyle bir gerçeği atlamamak gerekiyor: her hatırat, bir bakıma kendini savunma ve haklı gösterme aracıdır. Tabii daha önce yazdığım (Abdülhamid'in hatıratının aslı ) gibi sahte hatıratlar da mevcuttur, fakat hatıratları okuduğunuzda kafanızda o dönemin dünyasını, anılarını yazan kişinin yaşamını ve en önemlisi de o dönemin kültürünü canlandırır ve hatta adeta yaşarsınız. Bu konuda benim en başarılı bulduğum ve okurken en çok keyif aldığım kitaplardan biri Stephan Gerlach’ın Türkiye Günlükleri’dir. Kendi döneminin yaşantısını, içinde bulunduğu kültürün, bir yabancı olarak ona hissettirdiklerini ve hem kendi hem de anlattığı dönemde içinde bulunduğu Osmanlı kültürünü çok iyi anlamanızı sağlar. İşte bunun gibi bir hatırat ise Temeşvarlı Osman Ağa’nın esaret günlerini anlattığı, gerçek anlamda film tadında bir hikayesi olan hatıratıdır.







Osmanlı döneminden kalma nadir hatırat, seyahatnamelerden


Osmanlı’nın yaptığı çok iyi birşey var; arşivcilik. Osmanlı devlet sistemi, en ufak kağıt parçasını bile atmamış, mutlaka arşivde saklamıştır. Bu belki gelenektendir belki de o işle görevli olan kişinin kelle korkusundandır bilinmez, ama arşiv sistemimizin gayet iyi olduğu, Cumhuriyet döneminde de aynen devam ettiği su götürmez bir gerçektir. Fakat bu gayet güzel arşiv geleneğimizin dışında maalesef hatırat, seyahatname, günlük tutma vs. gibi bir geleneğimizin olmaması da bir o kadar insanı üzmektedir. Düşünün; dönemin çağdaş yabancı kaynakları olmasa biz İstanbul’un hangi gün fethedildiğini dahi bilemeyecektik. Biz şehri fethetmişiz, fakat bunu yazmamışız. Yazılanlar ise daha sonraki tarihlerde yazılmış, dolayısıyla tarihler birbirini tutmamakta. Durum böyle iken nadir birkaç hatırat ve seyahatname dışında, bu tarz günlük, hatırat yazma, seyahatname yazmak geleneğini anca Osmanlı’nın son döneminde edinmişiz ve özellikle 19. Yüzyıl ile beraber de bu tür adeta patlama yapmış, biraz da dönemin şartları gereği her önemli kişinin bir hatıratı, bir günlüğü olur hale gelmiş.

Temeşvarlı Osman Ağa’nın hatıratı da işte bu nedenlerden dolayı çok önemlidir. 2. Viyana bozgunundan hemen sonra sıradan halkın ve askerin neler yaşadığını, o dönem nelerle uğraşıldığını ve vaziyetin ne olduğunu belki bilerek belki bilmeden de olsa direkt olarak gözler önüne sermekte.
Bugünkü Temeşvar

Avusturya ile münakaşamız yeni değil

Gündemi takip ettiyseniz bilirsiniz; Avusturya ile özellikle son 1 senedir sürekli münakaşa halindeyiz. Onlar tarafından neredeyse ırkçılığa varan edepsizlikler, yaşanan diplomatik krizler, laf dalaşmaları, bizim yetkililerimizin verdiği cevaplar, hava limanlarındaki reklam panoları ve gazete ilanları üzerinden yapılan atışmalar vs. İşte bu münakaşalar yeni değil, yaklaşık 400 senedir devam ediyor.

Ecnebilerin “rival” dedikleri bir kavram vardır. Tam anlamıyla bir rekabet içerisinde olmayı anlatır. İşte Osmanlı’nın da “rival”ı Avusturya’yı uzun süre idare eden Habsburg hanedanı idi ve o günlerden kalma rekabet, bugünlere kadar devam etmektedir. Temeşvarlı Osman Ağa ise bu rekabetin en çok kızıştığı zamanlarda, tam da 2. Viyana Kuşatması bozgunu sonrası sınır hattında doğup büyüyen ve sonrasında da parlak ve pratik zekası sayesinde askeriyede ilerlemiş, bunun sonucunda da başına gelmeyen kalmamıştır.

Esaret, kölelik, efendilik ile geçen film tadında bir hayat hikayesi


1683 yılında Viyana kuşatması kaldırılmış, bunun akabinde Estergon düşmüş, bu bozguna sebep olduğu düşünülen veziriazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa idam edilmiş, Osmanlı’nın güç kaybettiğini gören Avrupa devletleri ittifak kurarak Osmanlı’nın üzerine Avusturya önderliğinde tam 6 cepheden yürümeye başlamış, bunun sonucu olarak Macaristan elden çıkmış, yaşanan tüm bu kargaşalar sonucu cephedeki asker isyan ederek saraya, İstanbul’a yürümüş ve bunun neticesinde 4. Mehmet tahttan indirilerek 2. Süleyman başa geçirilmişti. Yani Osmanlı açısından tam bir kargaşa durumu mevcuttu, fakat bir süre sonra sular durulmaya başlanıp idare tekrar sağlanınca Avusturya üzerine sefere çıkılması talimatı gelerek kaybedilen yerlerin tekrardan alınması hedeflenmişti.

Temeşvar kalesini ve kaledeki camileri gösteren bir gravür

Osman Ağa, bu olaylar yaşandığı sırada sınırda, görevli olduğu kaleyi kısıtlı sayıda askerle birlikte savunmaya çalışıyordu. Nitekim Avusturya ordusuna karşı daha fazla direnemediler ve oldukça kanlı geçen bir muharebenin ardından daha fazla dayanamayan kale, Avusturyalıların eline geçti. İşte bu şekilde de Temeşvarlı Osman Ağa’nın esaret hikayesi başlamış oldu.

Borç yiğidin kamçısıdır sözü gerçektir


Hatıratta benim en ilgimi çeken kısımlardan birisi, artık köle olan Osman Ağa’nın efendisi konumuna gelen Avusturyalı subay ile Osman Ağa arasındaki para meselesidir. Osman Ağa, efendisi ile serbest bırakılması için pazarlığa girişir ve bir miktar parada anlaşırlar. Avusturyalı subay Osman Ağa’ya yedi gün müddet verir ve kasabasına gidip üzerinde anlaşılan meblağ uyarınca para bulup getirmesi karşılığında gitmesine izin verir. Osman Ağa gider, parayı bulur ve kendi ifadesiyle “Türklüğün şanında verilen sözü bozmak yoktur” diyerek efendisini bulmak üzere geri döner. Osman Ağa’nın asıl macerası da işte bu dönüş yolunda başlar. Önce Macar eşkıyaların eline düşer, parlak zekası sayesinde güç bela onları atlatır, açlıktan iyice sefalete düşer ama ne yapar ne eder harekat halinde olduğu için eski yerinde bulamadığı Avusturya ordusuna bir şekilde yetişir, efendisi olan subayı bulur, tesadüfen ordugah yakınında istirahat etmeye gelmiş olan Macar eşkıyalarını bir güzel sopalatır, onlar tarafından çalınan parasını alıp subaya teslim eder fakat işler beklediği gitmez ve serbest bırakılmaz, emekli olup Viyana’ya yerleşmek üzere geri dönen efendisi tarafından Viyana’ya doğru götürülür.
Temeşvar kalesini gösteren bir başka çizim

Osman Ağa’nın hikayesi burada bitmez tabii ki. Viyana yollarında binbir türlü eziyet görür, açlık ve sefaletin en kuvvetlisini çeker, yolda olduğu sırada bir şekilde subay olan efendisinin elinden kaçar, fakat bu sefer de başka bir kale kumandanın eline düşer. Kale kumandanının ölümüyle beraber yolu bir şekilde Viyana’ya kadar uzanır, bu arada birkaç ufak gönül macerası olsa da kendi ifadesiyle “son raddeye gelmeden hep kendini tutar” ve Viyana’da oldukça nüfuslu ve varlıklı, soylu bir ailenin yanında hizmete girer. Burada aslında keyfi yerindedir. Efendileri ve yerel halk tarafından oldukça sevilir, öğrendiği tatlıcılık ve pratik zekası sayesinde gayet iyi para kazanmaya başlar fakat aklının bir köşesinde daima kaçmak, yurduna dönmek planları vardır.


Konak görevlisinin uçkuru sağ olsun


Önceki esaret günlerine, yaşadığı eziyet ve gördüğü işkence günlerine göre gayet iyi denebilecek şekilde yaşarken bir gün, yaşanan bir hadise sayesinde talihi döner ve kurtuluş yolu açılır.

Konaktaki “hizmetlilerin” sorumlusu konumunda ve konak beyinin ikinci adamı pozisyonundaki konağın kethüdası, bir gece gizlice daha önce esir düşmüş yine aynı konakta hizmetli olarak çalışan Türk kökenli bir esir kızın koynuna girmiş, işini görmüş, sabahında da kızcağız korkudan ne yapacağını bilemeyip gelip durumu Osman Ağa’ya anlatmış, Osman Ağa da durumdan faydalanarak kaçış planını devreye sokar. Eğer vaziyet ortaya çıkarsa yaşanan rezalet karşısında fena halde cezalandırılacağını ve pozisyonunu kaybedeceğini bilen kethüda, Osman Ağa’nın her dediğine mecburen evet der ve Osman Ağa’nın serbest bırakılıp sınır boyunda bir yerde dilediği gibi ev kurabileceğine dair efendisinin ağzından sahte bir mektup hazırlayıp bir güzel imzalar ve böylece kaçış yolculuğu başlar.

Bu yolculuk da oldukça maceralı geçer; yolculuk sırasında kendine 3 yoldaş bulur, bunlarla beraber yol üzerindeki kale kumandanlarını bu sahte belgeler ve pratik zekası sayesinde ikna ederek sınıra kadar varır, bu esnada bol bol dolandırılır. Sınıra vardıktan sonra oranın yerlileriyle kendini karşıya kaçırmaları konusunda anlaşır, bir gece yola çıkılır fakat bu sefer de Sırp eşkıyalarına yakalanır, bir şekilde onları da atlattıktan sonra en nihayetinde yurduna, Osmanlı topraklarına varabilir.

Temeşvar, bugün Romanya'nın kuzeybatısında, Belgrat'ın
kuzeydoğusunda kalıyor


Ülkesine vardıktan sonra önce kendisine eski görevi iade edilir, sınırda görevli olan paşanın hizmetine girip tercümanlık yapar, Pasarofça Anlaşması sırasında iki ülke arasındaki sınır tayini görüşmelerine katılır ve memleketi Temeşvar’ın 20 Ekim 1716’daki kaybına kadar burada yaşar. Zaten yaşlanmaya başlamış olan Osman Ağa, Temeşvar’ın kaybından sonra Belgrat’a gelir. 18 Ağustos 1718’de Belgrat da kuşatıldığında o zamana kadar üç kızı ile beraber gayet iyice yaşamını sürdüren Osman Ağa’nın hayatı tekrar altüst olur; kuşatma sırasında gerçekleşen oldukça büyük ve şiddetli bir patlama sırasında iki kızını, akrabalarından dokuz kişiyi bütün para ve eşyalarıyla birlikte yok eder. Hayatta kalan tek kızı, evlenip İstanbul’a yerleşince onun yanına, daha sonra yaptığı ikinci evliliğinden olma oğullarıyla birlikte yerleşir ve ölümüne kadar da burada kalarak 1724 yılında da ölümünden kısa süre önce hatıratını yazarak, bizlerin bu şimdi okuduğumuzda inanması güç gelen hayat hikayesini öğrenmemizi sağlar.

İşte Temeşvarlı Osman Ağa’nın hikayesinin kısa özeti ve o dönemin vaziyeti budur. Bu film gibi hayat hikayesinin tamamını Orhan Sakin’in günümüz diline çevirdiği Bir Osmanlı Askerinin Sıradışı Anıları 1688-1700 Temeşvarlı Osman Ağa kitabından bulabilirsiniz.


Share:

5 Şubat 2017

Kuran’ın Türkçe tercüme faaliyetleri 11. asırda başlamıştı

Karahanlı döneminden kalma Büyük Minare

Kuran’ın Türkçe tercüme faaliyetleri 11. asırda başlamıştı


Türkler'in Kuran'ı Türkçeleştirme çalışmaları bundan yaklaşık 10 asır önceye, Türkler'in toplu hale müslüman olmaya başladığı 11. yüzyıla kadar gittiğini biliyor muyuz ?

Müslüman olan toplumlar İslamiyet’i kabul ettikten sonra bununla kalmamış, Arapça olan Kuran’ı sıradan halkın da anlaması için kendi dillerine çeviri işlerine girişmiş, halkın da anlayabileceği şekilde çevirileri yaptırılmıştır.

Kuran’ın bilinen ilk tercümesi Samanoğulları’ndan Emir Mansur b. Nuh zamanında, Cerir-i Taberi’nin aslen Arapça olan Kuran tefsirinin Farsça tercümesi yapılırken bu tefsir içerisindeki Kuran metninin de satır arası olarak Farsça’ya tercüme edilmesi ile yapılmıştır.




İtikat geçmişimiz pek kabarık


Türkler olarak bize yeni gelen şeylere pek bir meraklı olmuşuzdur. Bu din konusunda da değişmemiş, girmediğimiz, inanmadığımız din neredeyse kalmamıştır. Hepsinden önce Gök Tanrı inancı, özellikle Göktürkler döneminde büyük etkisinde kaldığımız Budizm ve Maniheizm, Hristiyanlık, Musevilik ve en nihayetinde İslam olmak üzere neredeyse her inanca kıyısından köşesinden de olsa bir şekilde mutlaka bulaşmaktan da geri kalmadık.

İlk matbu Türkçe Kuran: Tefsir-i Tibyân

Halkın anlaması gerek


Kitap sahibi dediğimiz dinler arasında bilindiği kadarıyla Musevilik için bir tercüme çalışması (en azından şuana kadar karşılaşmadım) yapılmaması dışında İncil ve Kuran’ın Türkçeye tercümeleri sanılanın aksine çok erken tarihlerden itibaren yapılmakta idi. Şuan kitap olarak elimizde olmasa dahi, daha sonraki dönemlerde yazılmış kitaplarda adı geçen ve yapılan atıflardan bilindiği kadarıyla Bizans ile münasebetlerin arttığı Batı Göktürk zamanında bir İncil tercümesi yapıldığı bilinmekte. Kuran için de durum değişmemiş, toplu olarak müslüman olmaya başladığımız 10. yüzyıldan itibaren Kuran’ı Türkçe’ye tercüme etme gayretlerinin başladığı bilinmektedir.

Dönemlere göre Kuran’ın Türkçeye tercümeleri


Osmanlı döneminde de birkaç kez denemesi yapılmış Türkçe Kuran çalışmaları, ilk kez Karahanlı döneminde yapılmıştır. Satır arası yahut satır altı denen bu tercüme çalışmalarına ait nüshalar, Türk İslam Eserleri Müzesi dahil olmak üzere Londra ve St. Petersburg'daki birçok müzede daha bulunmaktadır.

İlk Türkçe tercümeler Karahanlı Türkçesi ile yapılmış, Harezm Türkçesi, erken Anadolu Türkçesi, Osmanlı dönemi Anadolu Türkçesi ve Cumhuriyet dönemi Türkçesi gibi tarihin her döneminde onlarca farklı çeviri yapılmıştır. Her döneme ait farklı metin örnekleri vermek yazıyı çok uzatacağından, Arzu ÇİFTOĞLU ÇABUK’un KUR’AN-I KERİM’İN TÜRKÇE TERCÜMELERİNDE BESMELE adlı çalışmasından bazı örnekler vermek istiyorum.

Karahan

Elhamdülillahi Rabbil alemin: Ögdi alemleridisi Tengrike (Günümüz Türkçesi ile ögdi: övgü, idisi: sahibi, Tengrike: Tanrıya)
Fatiha Suresi’nin başında yer alan besleme: Törütkenimiz bir Ugan İḍi atı birlé bagırsaḳ kamug tınlıglarḳa rûzî berigli kamug mu’minlerni yarlıkagan. (Burada Allah, Ugan kelimesi ile tercüme edilmiştir)
Londra Rylands nüshasındaki Bakara Suresi’nin başındaki besleme: Başladım Tangrı atı birle üküş rahmetlig ulaşu yarlıkagan şeklinde tercüme edilmiştir.

Harezm

En genel kullanılan besmele şekli: Tangrı atı birle başlayur men; üküş rahmetlig, rahmeti lâzım
Enfal Suresi: Âgâz kıldım Tangrı atı birle; dünyâda yarlıkagan, ol cihânda yarlıkagan
Neml Suresi: Tangrınıng atı birle başlayur men; üküş rahmetlig, rahmeti lâzım
Ali İmran ve Nisa Sureleri: Tengri atı birle başlayur men, üküş rahmetlig, rahmeti lazım

Erken dönem Anadolu

Vücûd ve hayât bekâ ve ihsân idici ve havfdan muhâfaza idici Allâhıñ ism‐i şerîfiyle tilâvet‐i Kur’âna başlarım
Fatiha Suresi: Tanrı adıyla yani başların yâ okırın; gey rahmat kılıcı, rahmat kılıcı
Neml Suresi: Tanrı adıyla rûzî virici, rahmet kılıcı

Cumhuriyet döneminde ilk Kuran'ın Türkçe okunmaya
başlandığı günlerden bir gazete küpürü

Osmanlı dönemi

1699’da yapılmış bir tefsir tercümesindeki bütün besmeleler: Rahman Rahim Allah adiyle olarak çevrilmiştir.
19. yüzyılda yapılmış başka bir Türkçe tefsir çevirisinde ise benzer şekilde: Rahman ve rahim olan Allah’ın ismiyle okurum şeklinde çevrilmiştir.

Not: Yazıyı daha da uzatmamak adına detay verilmemiş, farklı tarihe ait, farklı kişiler tarafından yazılmış, farklı nüshalardan örnekler alınmıştır.




Share:

4 Şubat 2017

Sultan Mehmet hanginizdir ?

Sultan Mehmet hanginizdir ?

Divan-ı Hümayun'u gösteren bir çizim

Fatih Sultan Mehmet sadece İstanbul’u almamış, o güne kadar yükselmekte olan bir devleti tam olarak imparatorluk haline getirmişti. İmparatorluğa dönüşen bir devletin de bazı geleneklerinin değişmesi gerekiyordu. Örneğin; Fatih’ten önceki padişahlar vezirleri ve ailesiyle birlikte yemeklerini yer, bugünün bakanlar kurulu diyebileceğimiz divan kuruluna bizzat başkanlık eder ve buraya gelen halk tarafından da rahatça görülebilirdi.

Padişah ulaşılmaz ve erişilmez olmalı


Bu yukarıda bahsettiğim gelenekler, artık imparatorluk vasfını taşıyan bir devlette devam edemezdi. Bundan dolayı Fatih Sultan Mehmet büyük bir değişikliğe gitmiş, kendini ulaşılmaz ve erişilmez bir makama taşımıştır. Yani hükümdarı “sıradan” yahut “sade” biri olmaktan çıkarmıştır. Ondan sonra artık padişahlar yemeklerini yalnız yemeye başlamış, Divan-ı Hümayun denen divan kurullarına ise başkanlık yapmayı bırakıp kafesli pencereler arkasından izlemeye başlamış, bu sayede de imparatorun layık olduğu “yüceliğe” erişmiştir. Bu gelenek, Osmanlı’nın son dönemine kadar devam etse de arada buna aykırı davranış örnekleri de olmuştur. Örneğin Genç Osman olarak bildiğimiz Sultan 2. Osman, birçok tarihçiye göre bu nedenle öldürülmüştür zira yaptığı bazı işler neticesinde padişahların o “yüce” yahut “ulaşılmaz” kimliğinden çıkıp “sade” biri haline gelmiştir.

Davaların görüldüğü Ayak Divanı


Fatih Sultan Mehmet’in kendisini bu şekilde geri plana çekmesine sebep olarak ise bazı kaynaklarda geçen bir rivayeti aktarmak istiyorum.

O günün temyizi olan büyük divana çıkmak bir haktı ama…


Bugün mahkemenin verdiği karar beğenilmezse itiraz edilip temyize gidilir, duruma göre gerekirse Anayasa Mahkemesi’ne kadar başvurulabilir. Bu durum Osmanlı’da da farklı değildi; hukuki bir konuda dilekçe vererek başvurabilir, yerel yöneticiler hakkında şikayette bulunulabilir yahut yerel mahkemede kadının verdiği karara itiraz edebilirdiniz.
Henüz Fatih Sultan Mehmet’in divana başkanlık ettiği günlerden birinde yaşlıca bir Türkmen de bu hakkını kullanmak adına saraya gelmişti. Normalde belli protokolleri olan, bu protokol kuralları çerçevesinde başvuruların alınıp ilgili dava yahut şikayet görüşülürdü fakat nasıl olduysa bu Türkmen, divan kuruluna kadar gelmeyi başarmış, yaşadığı olay neticesinde epeyce hiddetlenmiş şekilde divanın toplandığı yeri adeta basmıştı. Basmıştı ama o zamanın Divan-ı Hümayun üyeleri olan vezir-i azam, vezirler, kazaskerler, nişancı, defterdarlar ve pek tabii padişahtan oluşan büyük bir heyeti karşısında görünce şaşırmış, şikayetini bizzat iletmek istediği sultanı da tanıyamamış, “Devletlümüz Sultan Mehmed hangünüzdür” diye soruvermişti.
Divan-ı Hümayun'un kurulduğu Topkapı Sarayı'ndaki Kubbealtı
Olayın akıbetinin ne olduğu bilinmiyor, mutlaka adamcağızın şikayetiyle ilgilenilmiştir fakat yaşanan bu durum ve sıradan birinin divanın kurulduğu yere kadar rahatça girip İstanbul fatihine karşı bu denli sıradan biriymiş gibi davranması, Fatih Sultan Mehmet’i bir hayli hiddetlendirmiş ve bunun neticesinde de Kubbealtı’nda yapılan bu toplantılara bizzat başkanlık etmeyi bırakmış, onun yerine Kubbealtı’nı görebileceği sarayın Adalet Kulesi’nin kafesli bir penceresinden izlemeyi tercih etmiş ve bir geleneği başlatmıştır.


Share:

20 Ocak 2017

Çocuklarımıza isim verirken biraz daha dikkatli olmalıyız

Çocuklarımıza isim verirken biraz daha dikkatli olmalıyız


Bu sefer kısa bir yazı olacak. Bizim kültürümüzü diğerlerinden ayıran bir özellikten, bir hassasiyetten ve bu hassasiyetin gün geçtikçe azalmasından bahsetmek istiyorum. 

Şahsi fikrimdir; çocuklarımıza peygamberlerin isimlerinin verilmesine karşıyım. Nitekim geçmişte de böyle düşünülmüş olacak ki, Muhammed, İsa, Musa gibi peygamber isimlerine pek rastlayamazdınız.

İsim vermenin de modası var


Eski devirlere ait kayıtlar incelendiğinde ortaya bir gerçek çıkıyor; isim verme kültürü, bölgesel yani coğrafyaya göre değişiklik göstermekte. Örneğin İran sınırına doğru gidildikçe o bölgedeki insanların ismi Farsça'laşmakta, Arap coğrafyasına doğru yaklaşıldığında ise isimler Arapça hale gelmekte. İç Anadolu yahut Ege bölgelerinde ise Durmuş, Aslan, Kaplan gibi Türkçe isimlerle karşılaşırsınız. Yani isim verme konusunda kültürel etkileşim oldukça önemli bir yere sahip. Fakat son zamanlarda yeni isimler türemeye başladı. Özellikle dini hassasiyeti bulunan, daha muhafazakar ailelerin çocuklarının isimleri değişmeye başladı. Bu yeni oluşmaya başlayan "geleneğe" göre; Kuran'da geçen herhangi bir kelime isim olarak verilmeye başlandı. Üzerinize olsun gibi bir manası olan Aleyna, kurban manasına gelen Vanhar gibi isimler popüler hale gelmeye başladı. Bir ara tüm ülkede, her çocuğa Can isminin verilmesi gibi; anlamına bakmadan yahut önemsemeden isim verir hale geldik.

Peygambere saygıdan ötürü yeni isim üretmiştik


En çok karşı olduğum konu ise peygamber isimlerinin verilmesi. Şöyle bir düşünün; çocuğunuza Muhammed, İsa yahut Musa gibi peygamber isimlerini verdiniz. O çocuk biraz büyüdü ve arkadaşlar edindi. Her genç arasında yaşanan konuşmalar geçmeye başladı ve kaçınılmaz olarak birisi tutup çocuğunuzu kastederek okkalısından bir küfür salladı! O küfür, sizin çocuğunuza geliyor ama küfreden kişi Muhammed senin... yahut İsa senin ben... diye ağız dolusu küfrediyor. Yani olan peygamberin ismine oluyor. 
İlla küfür ile ilgili de değil; o çocuğun alim olmak gibi bir zorunluluğu yok. Alimden zalim, zalimden alim doğabileceği gibi o çocuk mutlaka bir günah işleyecek hatta büyük ve yüz kızartıcı işlere girişme ihtimali de var. 

Şimdi hepimizin bildiği bir örnekten, bir ismin kökeninden bahsetmek istiyorum; Mehmet yahut eski yazılışı ile Mehmed. Eski kayıtlarda Mehmet isminin yazılışı Mehemmed olup, zamanla Anadolu Türkçesi içinde kısaltılarak Mehmed halini almıştır. Peki bu isim nereden çıkmıştır ? Gayet basit: pek normal olarak insanlar peygamber sevgisinden dolayı onun ismini, çocuklarına vererek yaşatmak istemişlerdir. Fakat yukarıda saydığım sebeplerden dolayı, bugün artık kaybetmeye başladığımız o hassasiyet sebebiyle direkt Muhammed ismini vermemiş, Muhammed'i bozarak Mehemmed haline getirmiş, o da zamanla Mehmed halini almıştır. 

Araplaşmak dediğiniz şey budur


Bahsettiğim bu hassasiyet bize özgüdür; Arap Yarımadası'nda böyle bir durum bulunmaz zira Muhammed, onların kültüründe bulunan bir isim olduğundan gayet rahatlıkla çocuklarına vermekteler. Biz ise din vasıtası ile öğrendiğimiz ve kutsal gördüğümüz birinin ismi olma hasebiyle, çok nadir olmak dışında bu isimleri çocuklarımıza çok yakın zamana kadar vermekten çekinirdik. 

Günümüzde bol bol duyarız; "Araplaşıyoruz, Araplaştık" vs. diye. "Araplaşmanın" ne olduğunu da bilmiyoruz. Araplaşmak dediğimiz şey Vehhabileşmedir. Bu akımın, ülkemizde yaygınlaşmasından sonra, bu tip değerlerimizde de maalesef farklar meydana geldi. 70 ve özellikle 80'li yıllardan sonra bol bol görür hale geldik. 
Son zamanlarda bol bol karşılaştığım bir durum olduğundan dolayı naçizane fikrimi belirtmek ve bize özgü olan bir hassasiyetten, kültürel değerden bahsetmek istedim,
Share:

19 Ocak 2017

Reina canisinin zihniyetine ilham verenlerin kellesini almıştık

Reina canisinin zihniyetine ilham verenlerin kellesini almıştık


20. yüzyıl başlarında Kral Abdullah ve süvari birliği

Yılbaşı gecesinde hepimizin malumu büyük bir katliam yaşanmış, katliamın sorumlusu cani de geçtiğimiz günlerde yakalanmıştı. Aradan geçen 1-2 gün neticesinde bu adice eylemi düzenleyen caninin verdiği ifadeler de ortaya çıkmaya başladı ve zihniyetini de öğrenmiş olduk.

Günahkar yoktur; kafir vardır


Reina saldırısını gerçekleştiren caniye göre Türkiye ve orada bulunanlar kafirdi; bundan dolayı katli vacipti ve gidip öldürebilirdi. El Kaide kamplarında eğitim almış bu Işid’linin böyle düşünmesi normal, zira bu terör örgütünün din ile bir alakasının olmamasına rağmen dini kullanırken dayandıkları belli noktalar var: kişi namaz kılmıyorsa, içki içiyorsa kafirdir ve şeriatın hakim olmadığı bir ülke de kafir ülkesidir. Dolayısıyla cihad zamanında bu bahane ile öldürmek vacip olurmuş! Bütün bu görüşler; bu Vehabi yahut Vahabi olarak bilinen akımı temel alan bu Selefiler’in masum insanları katletmek için kullandıkları bahanelerdir ve dinde de yeri yoktur! Din konusunda uzman olmasam dahi bir kişinin dinden nasıl çıkmış olabileceğini, küfür ve günah farkını, kafir olsa bile kimsenin durduk yerde öldürülemeyeceğini bilebilecek kadar Kur’an okudum…
Benim asıl anlatmak istediğim nokta ise bu ve bunun dahil olduğu zihniyetin çıkış noktası ve Osmanlı zamanında, 19. Yüzyılda verilen mücadele sonucu nasıl üstesinden gelindiği.

600 küsür senelik ilham


Biraz önce Vahabi akımını temel alan Selefiler demiştim ama tarihe baktığımızda aslında durum tam tersi; Selefi akımının tarihi çok daha eskilere, yaklaşık 9. Yüzyıla kadar gidiyor  olsa da bu görüşün en büyük öncülerinden biri olan İbni Temiyye bu işin ilham kaynağıdır.

Vehhabilik doğuyor


1703 senesinde Arabistan civarlarında doğmuş olan bir çocuk, ufak yaşlardan itibaren İslami ilimlere merak salıp bu yönde ilerlemesi, bugüne kadar gelen bir süreci de başlatmış oldu. Abdülvehhab isimli bu kişi, kendinden birkaç yüz sene önce yaşamış olan İbni Temiyye’nin yolundan gitmeyi tercih etti ama bu yola kendinden de birçok şey kattı ve bugün Vehhabilik yahut Vahhabilik mezhebi veyahut akımı başlatan kişi oldu.
Abdülvehhab 84 yaşında öldüğünde geriye mezhebini bırakmıştı ve o mezhebi yayma görevini damadı Muhammed üstlendi. Bu dönemde Vehhabiler, çok fazla yayılma şansı bulamayıp bir süre kendi kabuklarına çekili yaşamak zorunda kaldılar. Yaklaşık çeyrek asır sonra, Abdülvehab’ın damadı Muhammed’in torunu olan Abdullah tarafından ise tüm dünyada tanınır hale geldiler…

Bugünkü Suudi ailesinin büyük dedesinin Osmanlı’ya çektirmediği kalmamıştı


Abdullah ibn Suud
Yukarıda bahsettiğim Abdullah, bugün Suudi Arabistan ülkesini kuran ve ismini veren, tam iki sene önce öldüğünde milli yas ilan ettiğimiz Kral Abdullah’ın yani Suud ailesinin kurucusu olan Abdullah ibn Suud idi.
Abdullah ibn Suud’a göre bu yeni görüş bir an önce yayılmalıydı ve bunun için de en uygun yol kılıçtı… Binlerce serseriyi de yanına katan Abdullah, önce İstanbul’a isyan bayrağını açtı. Bundan hemen sonra 1801 yılı gibi Arabistan’dan kalkıp Kerbela’ya giderek buraya saldırdı, Vehhabilik mezhebindeki “İslam’da mezar olmaz” görüşünü gerçeğe dönüştürmek için Hz. Muhammed’in torunu olan Hz. Hüseyin’in sandukasını ateşe verdi. Bir sene sonra da Taif’e gitti ve birkaç gün içerisinde binlerce Talifli’yi orada kılıçtan geçirdi. Buradan tekrar Arabistan’a dönen Abdullah, gözünü büyük öneme sahip Mekke ve Medine’ye uzattı ve buralarda da binlerce kişinin kanını döktü. Peygamberin türbesi dışında gücünün yetebildiği neredeyse her din büyüğünün türbesini, mezarını yıkmaya kalktı.


Hac yollarının güvenliği meselesi padişah bile değiştirtmişti


Emir-ül Müminin Halifet-ül Müslimin ve Hadim-ül Harameyn yani dünya müminlerinin yöneticisi, Müslümanların halifesi ile Mekke ve Medine’nin hizmetkarı demek olan bu unvan; diğer İslam devletlerinde olduğu kadar Müslüman bir devlet olan Osmanlı için de büyük önem taşımaktaydı. (İslam devleti ve Müslüman devlet farklı şeylerdir; lütfen karıştırmayalım) O yıllarda en önemli iş, hac yollarını açık ve güvenli tutmaktı. İşte Abdullah’ın başlattığı bu korku ve terör, hac yollarını güvensiz yapmaya başlamış ve bu nedenle de senelerce hacca gidilememiş; gözünü karartıp gitmeye kalkanların ise pek çoğunun akıbetinin belirsiz olmasına sebep olmuştu.
2. Mahmut ve dönemin sadrazamı arasında Vehhabiler hakkında
yapılan bir yazışma
Hac yollarının bile kapanmasına sebep olan Abdullah ve terörü karşısında uzun süre mücadele ettiyse de üstesinden gelemedi. Dönemin padişahı İkinci Mahmud, nihayet  1819’da Mısırdan, Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’dan yardım istemek zorunda kaldı. Kavalalı, bu işte oğlunu İbrahim Paşa’yı görevlendirdi ve Mısır askerinin başına geçen İbrahim Paşa, Osmanlı ordusu ile ortak operasyonlar yapmaya başladı ve kısa bir süre sonra da Abdullah yakalanıp Mısır’a götürüldü. Kendiyle beraber yakalanan adamlarının bir kısmı orada idam edildi, önemli adamlarıyla beraber bir gemiye konarak İstanbul’a sepetlendi.

Padişah huzurunda yapılan idam


Bu uzun süredir ortalığa kan kusturan isyancıların yakalanıp getirilmesini insanlar coşkuyla kutladı ve bundan sonra, birkaç gün geçtikten sonra cezaları kesildi. Hafız Hızır İlyas Ağa’nın Letaif-i Enderun’ununda ve meşhur Cevdet Paşa’nın Tarih-i Cevdet’inde detaylı olarak anlatılan hadiseye göre; Bostancıbaşı Halil Ağa, Bayezid Meydanı’nda tam da Sultan Mahmud’un huzurunda, Abdullah’ın kafasını tek vuruşta keserek idam ederek bu Osmanlı tarihinin belki de en kanlı terör eylemlerini yapan terörist elebaşısını tarihe intikal ettirdi. Yanındaki diğer adamları da Topkapı Sarayı’nın yanındaki Alay Köşkü civarında idam edilerek bugün aynı terör illetinin yaşanmasına sebep olan Işid’in bir yerde ilham kaynağı olan Suudi Arabistan’a ve dolayısıyla Suud ailesine ismini verip Vehhabiliğin dünyaya yayılmasını sağlayan Abdullah ibn Suud ve çetesinin yaşattığı terörün sonu getirilmiş oldu.

Letaif-i Enderun’da düşülen nota göre: “Nesli Vahabi kesildi seyf-i Mahmud ile” (Vahabi soyu Mahmut’un kılıcıyla kesildi) Dilerim bu son yakalanan cani terörist, bu işin sonuncusu olur…


Share:

15 Ocak 2017

Zübeyde Hanım ve pek dikkat çekmemiş bağışı…

Zübeyde Hanım ve pek dikkat çekmemiş bağışı…

Zübeyde Hanım
Bugün Türk tarihi ve Türkiye için önemli iki kişinin vefatının seneyi devriyesi: Nazım Hikmet ve Zübeyde Hanım…

Bu yazıda Zübeyde Hanım’ın hayatını anlatmak yerine vefatından iki sene önce, 1921 yılında yaptığı bir bağıştan, vasiyetinden ve bu vasiyetin neden önemli olduğundan bahsedeceğim.

Son dönemi anlatan önemli bir kayıt


Birkaç sene önce Darüşşafaka Cemiyeti, arşivinde tasnif ve düzenleme çalışması yaparken yeni bir belge bulmuş ve bu belgeyi de basına dağıtmıştı. O dönem gazetelerde de yer alan bu belgeye göre Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım, 28 Ekim 1921’de Darüşşafaka kurumuna o dönemin parasıyla 20 bin kuruşluk bir bağış yapmış ve bu bağış karşılığında da aile ile üyeleri ile bazı önemli isimler ve yakınları için Kadir Gecelerinde hatim indirilmesini ve ruhları için dua edilmesini istemişti.

15 Ocak 1923'de vefat eden Zübeyde Hanım'ın
İzmir'deki mezarı

Bir servet değerindeki bağış


Zübeyde Hanım, 1921’de yaptığı bağışı gösteren belgeye göre bugünün parasıyla 2 milyon liraya karşılık gelen 20 bin kuruş gibi çok ciddi bir miktarda bağış yapmıştı. Bu bağışı karşılığındaysa, her sene Kadir Gecesi Darüşşafaka öğrencileri tarafından hatim indirilmesi, indirilen hatmin ve edilen duaların sevabının belgede adı geçenlerin ruhlarına gönderilmesini istemiş, Darüşşafaka öğrencilerine de her sene o mevsimin taze meyvelerinin dağıtılması şartı koymuştu.

Dikkatten kaçan sevap listesi


Zübeyde Hanım'ın vasiyetnamesinin aslı
Maalesef maddiyatçı ve magazin sever bir yapımız olduğu için bu haberi yapan gazetelerin ve yazarların birkaçı dışında gözden kaçan bir ayrıntı vardı; Zübeyde Hanım’ın ruhlarına dua isteyerek verdiği isim listesi, Atatürk’ün diğer kardeşlerini, bilinmeyen pek çok akrabasını ve son dönem Osmanlı’sı ile genç Cumhuriyet’in “sosyete” yani önemli isimlerinin bir listesini içeriyordu. Fakat bu durum dikkat çekmemiş, vasiyetin bugünkü karşılığı olan 2 milyon lira rakamı üzerinde durulmuştu.

Verilen isim listesinde haliyle o tarihlerde hayatta bulunan Atatürk yani o dönemki ismiyle Mustafa Kemal ve kardeşi Makbule Hanım bulunmuyorlar. Listeye göre çok erken vefat ettikleri için daha önce Atatürk’ün pek bilinmeyen dört kardeşi daha var: kızkardeşleri İsmet ve Naciye ile erkek kardeşleri Ömer ve Ahmet. Ailede o dönemde birde hayatta olmayan Rabia adında manevi bir evlat daha bulunuyor. Belgede ayrıca “Ali” olarak bahsi geçen Atatürk’ün babası ve Zübeyde Hanım’ın ilk eşi Ali Rıza Bey’in dışında Atatürk’ün pek de tasvip etmediği bilinen ikinci evliliğini yaptığı, ikinci eşi Ragıp Bey’in ismiyle birlikte onun tarafından olan akrabaları ve vefat etmiş olan Ali Rıza Bey’in ve kendi akrabalarının isimleri de bulunuyor.
Not: Atatürk’ün tam olarak soyağacını öğrenmek isteyenler, Mehmet Ali Öz’ün Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü adlı kitabına başvurabilirler.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü - Mehmet Ali Öz

Daha önce bulunup çevirisi yapılmış


Bahsi geçen belge, yani Zübeyde Hanım’ın vasiyetnamesi aslında daha önce bulunmuş, noter tasdikli olarak çevirisi yaptırılmış ve tekrar arşive konulmuş. 1968’de arşivden çıkarılan belge, noter tasdikli olarak o dönemin diline göre çevrilmiş ve tekrar arşive konulmuş.

Darüşşafaka Cemiyeti, Zübeyde Hanım’ın vasiyetini yerine getiriyor. Bu vasiyeti de bir gelenek haline getirerek, Zübeyde hanım ve şuan hayatta olmayan diğer bağışçıları adına her yıl Erenköy Galip Paşa Camii’nde Kuranı Kerim ve Mevlid okutup hatim indirerek duası yapılıyor, yapılan duanın sevabı da Zübeyde Hanım’ın vasiyetinde istediği üzere önce peygamberimize, sonra ehlibeyte, daha sonra enbiyalara, ilk dört halifeye, evliyalara, bütün müminlere ve şehitlerin ruhuna gönderildikten sonra ismi listede bulunan aile üyelerinin ruhlarına gönderiliyor. Pek dikkatimizi çekmese de her sene yapılan bu anmanın bir listesi Hürriyet gazetesinde yayınlanıyor.
Geleneksel olarak her sene Hürriyet'te yayınlanan Mevlid ilanı ve isim listesi

Aşağıda Zübeyde Hanım’ın vasiyetnamesini Murat Bardakçı’nın çevirisi ve 1968 noter tasdikli çevirisini görüp okuyabilirsiniz.
Vefatının 94. Yıldönümü vesilesiyle, bir ülkenin ve milletin kaderinin değişmesine vesile olan bu büyük hanımın ve vasiyetinin önemini vurgulamak istedim. Kendisini bir kez daha rahmetle anıyoruz.

“Hicrî 1340 senesi Rebiülevvel ayının 27. Pazartesi gününe rastlayan Rumî 1337 yılı Ekim ayının 28. günü, Darüşşafaka’da, Ankara Hükümeti Büyük MilletMeclisi Reisi ve Anadolu Kuvâ-yı Milliye Başkumandanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin valideleri Zübeyde ve halaları Emine Hanımlar ile Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye (İslamî Eğitim Cemiyeti) Müdürü Cemil,Darüşşafaka Müdürü Ali Kâmi ve Dışişleri Bakanlığı Selânik Konsolosluğu memurlarından Cemal Beyler hazır bulundular. Zübeyde Hanımefendi, her sene Ramazan ayının Kadir Gecesi’nde Darüşşafaka öğrencileri tarafındanKur’anın hatmedilmesiyle sevapları önce peygamberimiz efendimiz hazretlerinin mübarek ruhlarına, daha sonra peygamberimizin ehlibeytine, enbiyâlara, ilk dört halifeye, evliyalara, bütün mü’minlere, şehidlerin temizruhlarına ve Zübeyde Hanımefendi’nin pederleri Feyzullah Efendi, valideleri Ayşe ve kardeşi Hüseyin Efendiler ile teyzeleri Fatma, büyük valideleri Emetullah, anneanneleri Emine, kayınvalideleri Ayşe, görümceleri Hatice, kızları İsmet ve Naciye, manevî kızları Rabia Hanımlar ile küçük oğulları Ömer ve Ahmed’in ruhlarına gönderilmesi şartıyla, Allah için, sevabına 20 bin kuruşu, İslamî Eğitim Cemiyeti tarafından işletilmesi şartıyla teberru ettiler.Elde edilecek gelirden, yılda bir defa öğrencilere mevsim meyveleridağıtılacak ve bağışın gerekleri, Darüşşafaka’da müdürlük yapacak olan kişiler tarafından yerine getirilecektir.Sözkonusu bağış makbuz mukabilinde teslim edilmiş, Darüşşafaka Müdürü Ali Kâmi Bey bağışın şartlarını kabul etmiş, durum İslamî Eğitim Cemiyeti ileDarüşşafaka’nın defterlerine aynen kaydedilmiş ve Zübeyde Hanımefendi Hazretleri’ne de bu belge verilmiştir. 28 Ekim 1921. Darüşşafaka Müdürü Ali Kâmi. Mustafa Kemal Paşa’nın validesi Zübeyde.Şahitler: Dışişleri Bakanlığı Selânik Konsolosluğu memurlarından Cemal.İslamî Eğitim Cemiyeti Müdürü Cemil.Özel deftere kaydolması, diğer senetlerle ve mahkeme kararları ile beraber kasada saklanması için muhasebeye. 21 Aralık 1921”.


Zübeyde Hanım'ın vasiyetnamesinin 1968 noter tasdikli o günkü dile çevirisi

Share:

Tavsiye Edilen Sayfalar