Ne Okumalıyım ? - Osmanlı Tarihi

Osmanlı tarihini öğrenmek istiyorum ama nereden başlayacağım diye soranlar için detaylı okuma listesi

Ne Okumalıyım ? - İslamiyet Öncesi Türk Tarihi

Genel Orta Asya ve İslamiyet öncesi Türk tarihini öğrenmek istiyorum diyenlerin mutlaka gözatması gereken, detaylı okuma listesi

Sultan Mehmet hanginizdir ?

Fatih Sultan Mehmet Divan-ı Hümayun'a başkanlık etmeyi neden bıraktı ? Rivayete göre bir Türkmen Divan-ı Hümayun'u nasıl bastı

Tarih ve edebiyat gündemini altüst eden aşk; Rabia Hatun

Türkiye'nin bir dönemine damga vuran, tarih, edebiyat ve basın dünyasını altüst eden aşk; Rabia Hatun

Musul'u alamayışımızın temeli: "Operation Kurdistan"

Son operasyonlar ve siyasilerin açıklamaları ile tekrar gündeme oturan, elden çıkması hep Şeyh Said isyanına bağlanan Musul'u aslında neden alamadık ? İngilizler Atatürk'ün gizli planına nasıl engel oldu

25 Şubat 2018

Malazgirt'ten Önce Malazgirt: Sultan Tuğrul'u Uğraştıran Şehir



Malazgirt'ten Önce Malazgirt: Sultan Tuğrul'u Uğraştıran Şehir



Selçuklular'ı gösteren bir minyatür
                1071 tarihini hepimiz biliriz. Meşhur Malazgirt Savaşı… Bir kısmımız Türkler’in 1071 öncesinde de Anadolu içlerinde olduğunu bilir. Hatta Avrupa Hunları döneminde dahi Anadolu’dan Türkler’in geçtiği bilinir. Fakat biz bu kadar geriye gitmeyeceğiz. Büyük Selçuklu Devleti’nin ilk yıllarında, Sultan Tuğrul döneminde yaşanmış olan ve detayının Bizans kaynaklarında (Özellikle de Urfalı Mateos’ta) verildiği bir olaydan bahsedeceğiz.


Anadolu’da Türk Akınları


Büyük Selçuklu Devleti resmen kurulduktan sonra hızla genişlemeye başlamıştı. Bunun sonucu olarak da daha önce Çağrı Bey’in önerdiği üzere Tuğrul Bey, yüzünü batıya çevirmiş ve iç karışıklıklarla boğuşmaktan dolayı askeri açıdan zor durumda olan Bizans topraklarına doğru akınlar yapılmaya başlandı. Bunun doğal bir sonucu olarak Bizans ile karşı karşıya gelindi ve 1048-1049’da Pasinler Savaşı yaşandı. Tabii iki devleti savaşa götüren süreçlerden biri de Selçuklu sultanına bağlı bazı Türkmen grupların Anadolu içlerinde ve hatta Kuzey Irak’ta yaptığı yağma faaliyetlerinin de etkisi vardı. Sonuç olarak savaşı Selçuklular kazandı ve her savaş sonrası olduğu üzere bir anlaşma yapılmak istendi. Bu anlaşmaya göre; bugün neresi olduğu halen daha tartışmalı olan Bizans İstanbul’undaki Arap Camii’nin onarılması ve dönemin şartları için oldukça önemli bir hamle olarak da daha önce bu camide Şii Fatımiler adına okunan hutbenin bundan sonra sırasıyla Abbasi halifesi ve Selçuklu sultanı adına okunması kararlaştırıldı. Bunun dışında yine bizim açımızdan önemli bir madde olarak mihraba Sultan Tuğrul’un hakimiyet alameti olarak kullandığı ok ve yay işaretleri konacaktı. Fakat buraya kadar Bizans tarafından kabul edilen anlaşma, daha önce Abbasi Halifeliğine ödenen yıllık verginin Sultan Tuğrul’a ve dolayısıyla Büyük Selçuklu Devleti’ne ödenmesi maddesi nedeniyle çıkmaza girdi. Bizans bu teklifi kabul etmedi ve Selçuklu elçisini geri gönderdi. Bunun neticesinde Selçuklu akınları yeniden başladı. Zaten Bizans imparatoru da bunu tahmin etmiş, önlem olarak da doğudaki kalelerin tamiratını ve ordunun güçlendirilmesini emretmişti. Fakat bu esnada Selçuklu şehzadelerinden ve Sultan Tuğrul’un üvey kardeşi olan İbrahim Yınal isyan etti. Bu da akınların kesintiye uğramasına sebep oldu.

Anadolu’daki Selçuklu Sultanı

Selçuklu ordusunu gösteren bir çizim

Sultan Tuğrul, ilk iş olarak kardeşi İbrahim Yınal’ın isyanını bastırdı. İç tehlikeyi bertaraf ettikten sonra da Bizans ile yarım kalan işi bu defa bizzat ele almak ve tamamlamak istemiş olacak ki, 1054 yılında büyük bir orduyla Anadolu seferine çıkmaya karar verdi. Bölgedeki hakimiyetini sağlamlaştırmak ve elbette ki ganimet elde etmek istiyordu. Bunun için önce İran’da Tebriz’e gelerek buradaki kuvvetleri itaati altına aldı. Daha sonra dönemin Diyarbakır hakimi Nasrud-devle’nin de ordusuna katılmasıyla birlikte Anadolu’ya giriş yaptı. İlk iş olarak Van civarındaki çeşitli kaleleri ele geçirdi. Van Gölü civarındaki önemli şehirlerden biri olan Erciş’i de kuşattı. Buranın ahalisi yaklaşık bir haftalık kuşatmadan sonra sultana itaat ettiklerini bildirdiler ve şehri teslim ettiler. Zira daha önce Sultan Tuğrul’un girdiği yerlerde neler olduğunu duymuş, olanların kendi başlarına gelmelerini de istemiyorlardı. Bundan dolayı güzel ve değerli hediyelerle birlikte Sultan Tuğrul’un gönlünü kazanmaya çalışan Ercişliler, şehri teslim ettikleri gibi bir de öneride bulundular: “Ey Cihangir sultan! Git Malazgirt şehrini zaptet, biz ve bütün Ermenistan sana tabi olalım” dediler. Belki daha önce yönetimi altında bulundukları Bizans yerine Selçuklular’ı tercih ettiklerinden belki de Sultan Tuğrul’un ve Selçuklular’ın başarısız olmak istemelerinden bilinmez, Sultan Tuğrul’u o dönemlerin en önemli ve büyük şehirlerinden biri olan Malazgirt’I alması için teşvik etmiş oldular.

Malazgirt Önlerindeki Selçuklular ve İşi Bozan Bir Frank Fedaisi

Bizans ordusunu gösteren bir temsili çizim

            Anadolu’nun çeşitli yerlerdeki faaliyetlerinden sonra Sultan Tuğrul nihayet Malazgirt’I kuşattı. Yalnız hiç beklenmedik derecede bir savunmayla karşılaştılar. Daha önce birçok önemli kent ve kaleyi fetheden bu ordu, bu defa oldukça çetin bir savunmayla karşı karşıya kaldı. Kuşatmayı Sultan Tuğrul ve yanındaki beyleri idare ederken, Malazgirt’in savunması da Ermeni asıllı Bizans Valisi Vasil’e emanetti. Kuşatma sırasında Selçuklular mancınık kullanmaktaydı. Kenti savunanlar da mancınık kullanıyordu. Üstelik gayet iyi donanımlı ve tedarikli oldukları için kuşatma da iyice uzamış, bir ayı geçmişti. Sultan Tuğrul idaresindeki ordu hücuma kalkmış ama Vasil’in savunması, Selçuklular’ı püskürtmeyi başarmıştı. Fakat kuşatma uzamaya başlamış, Selçuklular’ın devamlı suretle şehri mancınıkla dövmesi nedeniyle de şehir üzerine bir korku ve panik havası hakim olmaya başlamıştı.

Kimdir Bu Fedai, Getirin Tebrik Edeyim


                İşte bu sebepten ötürü bir çıkış yolu arayan Vasil, Selçuklular’ın mancığının yok edilesi gerektiğini düşündü ve bunu yapması için de bir fedai aramaya başladı. Bütün şehre hitaben: “Mancınığı yakmaya muktedir olan herhangi bir adama, birçok altın, gümüş, at ve katırlar vereceğim. İmparator tarafından da ona rütbe ve mevki verilecektir. Şayet bu adam müslümanlar tarafından öldürülürse mükafat onun oğllarına veya akrabasına verilecektir” diye bir çağrı yaptı. Bu çağrıyı da Avrupa’dan gelme bir Frank ileri atıldı ve “Ben dışarı çıkıp o mancınığı yakacağım. Bu gün ben, kanımı bütün hristiyanların uğruna dökeceğim, çünkü yalnızım ve benim için ağlayacak ne karım ne de çocuklarım vardır” diyerek bir öğle vakti, zırhını ve miğferini giydi. Kuvvetli ve hızlı bir at aldı. Yanına yanıcı maddeleri de aldıktan sonra mızrağının ucuna da bir kağıt geçirdi ve postacı kılığında şehirden çıkarak Selçuklular’ın üzerine doğru atını sürmeye başladı. Karşıdan gelen adamı Selçuklular gördü, fakat mızrağın ucunda kağıt olduğu için postacı zannettiler ve dokunmadılar. Frank fedaisi de bu sayede mancınığın yanına geldi, etrafında şöyle bir turladı. Herhalde mancınığı görünce hayret ediyor, temaşa ediyor diye fedaiye dokunmayan askerler, adam yanındaki yanıcı maddeleri mancınığa atıp tutuşturması üzerine bir telaşla üzerine atıldılar, ama yakalayamadılar ve adam da kaçtı.
Selçuklu kuşatması
               
                Sultan Tuğrul bu durumu haber aldı. Hatta askeri açıdan bu denli başarılı bir operasyonu gerçekleştirmiş olan adamı bularak, cesaretini ve başarısını da mükafatlandırmak istedi ve Vasil’e haber yolladı. Vasil, kendisinin de ödüllendirdiği adamı buldurup teklifi iletti ama adam bunu reddetti. Sultan Tuğrul ise bu cömertliğinin reddedildiğini öğrenince çok öfkelendi. Orduyu tekrar hücuma kaldırdı ama saldırı yine püskürtüldü. Bu son hücumun geri püskürtülmesi şehirlilerin güvenini oldukça tazelemiş ve mutlu olmuş olacak ki mancınığa bir domuz koyup sultanın ordusunun üzerine fırlattılar. Sonra da kaynağın ifadesiyle “Ey sultan, bunu kendine karı yap, biz de Malazgirt şehrini cihaz olarak sana veririz” diye bağırmaya başladılar. Sultan Tuğrul bu duruma karşı haliyle çok hiddetlendi. Hemen emir vererek kendisini Malazgirt’e gelmesi için teşvik eden, yol gösteren Ercişliler’I buldurttu. Hepsinin kafasını kestirdi ve şehir surlarının önüne attırdı. Nitekim kuşatmadan bir türlü sonuç elde edilemiyordu. Tabii ki tek sebep bu değildi, olamazdı da. Fakat kış yaklaşmaya başlamıştı ve devlet içinde bir takım kıpırdanmaların başlaması üzere kuşatmayı kaldırılarak Azerbaycan’a geri dönüldü. Bahar gelince tekrar gelip kuşatmaya devam ederim düşüncesinde olan Sultan Tuğrul, bunun yerine İbrahim Yınal ve Kutalmış ile uğraşmak zorunda kaldığından bir daha geri dönemedi. Ve bu süreçte Bağdat’ta başlayan olaylardan dolayı dikkatini oraya vermek zorunda kalmıştı. Bundan dolayı Selçuklu beylerine vereceği emirler ve görevlendirmelerle Anadolu’da Türk akınlarının devam etmesini sağlayacak, kısa bir süre sonra da görkemli bir şekilde Bağdat’a girerek bütün bu bölgedeki dini ve siyasi gelişmelerin tamamen değişmesini sağlayacaktı.
Share:

5 Mayıs 2017

Senelerdir satılamayan Mimar Sinan’ın eseri, bir kez daha satışta…

Senelerdir satılamayan Mimar Sinan’ın eseri, bir kez daha satışta…




Ayakapı Hamamı'nın geçmiş yıllara ait bir görüntüsü

İstanbul’un silüeti meselesi ara ara gündeme gelir ve binlerce senelik tarihi boyunca kendiliğinden oluşan, görenleri kendine hayran bırakan o şehir görüntüsünün geldi hal nedeniyle tartışmalar çıkar. Hatta birkaç sene önce dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu tartışmaya katılmış, bazı yaptırımların olacağı açıklanmıştı. Fakat, maalesef iş sadece silüette kalmıyor; ne yazık ki artık pek göz önünde kalmayan tarihi yapılar da gidiyor, yıkılıp yerine havalı plazalar yahut alışveriş merkezleri yapılıyor… İşte bunlardan birisi de tarihi senelerdir satılmaya çalışılan fakat zaman içinde aldığı darbelere karşı yıkılmamakta direnen, Mimar Sinan’ın günümüze ulaşmış ve halen ayakta olan nadir eserlerinden biri olan İstanbul Fatih Cibali’deki Ayakapısı Hamamı…
Hamamın cadde tarafından bir görüntüsü

Mimar Sinan’ın elinden, kerestecilere…


Oldukça yakın zamana kadar değeri ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmiyordu. Refik Altınay tarafından yayınlanmış İstanbul kadısına hitaben yazılmış bir hükümden anlaşıldığına göre hamam, Sultan 2. Selim’in hanımlarından ve Sultan 3. Murad’ın annesi olan Nurbanu Sultan tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmıştı. Amacı ise Üsküdar’daki meşhur Atik Valide Sultan Külliyesi’ne gelir sağlamak olan hamam, Nurbanu Sultan tarafından vakfedilmişti. Nurbanu Sultan tarafından yaptırılan hamamın kimin elinden çıktığını ise yine Mimar Sinan’ın kendisinden öğreniyoruz; eserlerinin listesinin yazılı olduğu Tuhtetü'l-mi'marin isimli kitapta “İstanbul'da Yenikapı' da mezburenin (yukarıda ismi geçen kişi-kadın-) hamamı” ifadesiyle Ayakapısı Hamamı’nı zikretmektedir.

Giriş tarafının dışarıdan görünüşü

Yüzlerce yıl işlevini sürdüren ve bu süre içinde halk arasında içinde ufak bir havuz da bulunduğundan dolayı Havuzlu Hamam, Cibali Hamamı, Ayakapı Hamamı,  Valide Sultan Hamamı, Yenikapı Hamamı ve eskiden o bölgede çokça oturan Yahudiler’in kullanmasından dolayı Çıfıt Hamamı gibi isimler alan hamam, 1930’lara, takribi 1932’ye kadar hamam olarak kullanılmaktaydı. Sonrasında ise zamanın yükünü kaldıramamış olacak ki işlevini kaybetmiş ve terk edilmiştir. Hamamın bulunduğu Haliç bölgesi 1936’da sanayi bölgesi ilan edilince hamamın da bulunduğu Abdülezel Paşa Caddesi keresteciler tarafından kullanılmaya başlanmış, 1947’de ise Kayserili bir kereste tüccarı bu yapıyı kereste deposu olarak kullanmaya başlamış…

Hamamın çökmek üzereyken nispeten elden
geçirilmiş kapısı

Tipik bir Osmanlı zamanı Türk işi ama…


Cumhuriyet tarihinin en büyük kalemlerinden biri olan Reşad Ekrem, hamamı görüp gezdiği 1947 yılında da ne kadar çürük ve hatta büyük bölümünün çökük olduğunu anlatıyor. Yani o zamandan bu zamana geçen süre zarfı maalesef sadece daha fazla çöküntü getirmiş; zira hiçbir bakıma uğramamış, uğramadığı gibi yakın zamana kadar hemen dibindeki akü bayisi nedeniyle daha büyük tahribata uğramış vaziyette.

Üstleri kubbeli, tonozlu dört halvetten oluşan ve bugün maalesef çoktan yıkılmış olan sıcaklık bölümleri, yine bugün bulunmayan fakat Reşad Ekrem’in 1947’de “son parçasını  görebiliyorum” dediği kalem işi nakışlardan süslemeleri, benzerine oldukça az rastlanan cinste soyunma kısımlarının yan tarafları aynalı tonozlarla ve ortası oldukça güzel bir kubbeyle çevrelenmiş, içinde oldukça az rastlanan ve bölgede 16. Yüzyılda çokça Yahudi’nin bulunmasından dolayı eklenmiş olan havuzu ile oldukça farklı bir konuma sahip olan hamam, maalesef bir kez daha satılığa çıkmış durumda.

Ayakapı Hamamı'nın planı

Onlarca defa satılığa çıktı fakat bir türlü satılamadı


Şuan ki sahipleri tarafından 1971 yılında satın alınan Ayakapısı Hamamı, en azından benim takip edebildiğim kadarıyla 1999 yılından beri dönem dönem, pek çok daha satılığa çıkmış; fakat bir türlü alıcı bulunamamış durumda. Satılması durumunda ne olacağı da meçhul…

Kapının üzerindeki kitabede şu yazıyor;
/ Bi hamdullâh bu cây-ı hurrem-âbâd / Hezâran sa‘y ile buldu çün itmâm / Bu âlî menzile denildi târîh / Ki yüzü suyudur şehrin bu hammâm, 990 /
Daha önce takip edebildiğim kadarıyla 1999, 2000, 2001, 2002, 2006, 2009, 2012, 2016 ve en nihayetinde de birkaç gün önce olmak üzere satılığa çıkarılmış durumda. Hamamın tapusunu elinde bulunduran aile bundan birkaç sene önce gazetelere verdiği röportajlarda böyle son derece büyük tarihi öneme sahip bir hamamı kendilerinin de satmak istemediklerini, fakat restorasyon yapılmasını karşılayamayacakları ve artık bakımını da yaptıramadıkları için satmak zorunda olduklarını söylüyorlar.  Yine birkaç sene öncesinde belediye başkanı ile yapılan bir söyleşide bu hamamın ve diğer tarihi eserlerin durumu sorulmuş, devlete haddinden fazla maddi yük getireceği sebebiyle kamulaştırılmaya karşı oldukları cevabı alınmıştı.

Kubbesinde otların ve incir ağaçlarının yetiştiği Mimar Sinan'ın
hamamı Ayakapısı

Mimar Sinan’ın 500 yıla yakın ayakta kalmayı başaran eserine ne olacak ?



                Doğru düzgün hiçbir bakım görmediği halde, 400 küsür sene boyunca ayakta kalmayı başaran, Osmanlı dönemi klasik Türk mimarisinin izlerini çok net gösterdiği ve İstanbul’un gayrimüslim nüfusunun da izlerini taşıyan bu tarihi yapı ne olacak ? Şimdiye kadar olduğu gibi çürümeye mi bırakılacak yoksa, birkaç gün önce farklı bir emlak şirketinin pazarlama işlerini üstlendiği gibi 3 milyon Euro’ya satılacak ve bu güzelim tarihi bina yıkılarak yerine alakasız bir yer mi yapılacak ? Aşağıda verilen ilandaki “tehdit” yahut “artı” ve “eksi” gibi başlıklara bakmak dahi durumun ne kadar vahim olduğunu anlatmaya yetiyor…  

Emlak şirketine göre tarihi hamamın "güçlü" ve "zayıf" yönleri

Emlak şirketine göre Mimar Sinan'ın elinden çıkma tarihi hamamın
"fırsatları" ve "tehditleri"
Mimar Sinan elinden çıkma 1582 tarihli, bu tarihi hamamın
güncel fiyatı...




Share:

16 Mart 2017

Bugün 16 Mart…

Bugün 16 Mart…

İngiliz zırhlıları tarafından kuşatılan İstanbul Boğazı...

Gündem yoğun… Avrupa ile gerilen ilişkiler ve bir ay sonra yapılacak referandum, akılları fazlasıyla meşgul ediyor. Bütün bunlara rağmen tarihte bugünün yani 16 Mart’ın ayrı bir yeri daha var; 16 Mart 1920, şimdilerde yokmuş gibi davranılmasına rağmen İstanbul’un yani Osmanlı’nın başkentinin resmen işgal edildiği gün…

Geldikleri gibi gittiler…


"Geldikleri gibi giderler"
Osmanlı savaşı resmen kaybetmiş ve bunun neticesinde 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanmıştır. Mütareke sonucunda ordular dağıtılmış, silahlı kuvvetler sadece asayişin sağlanması amacıyla bırakılmıştı. Bunun sonucu olarak da Mustafa Kemal’in başında bulunduğu Yıldırım Orduları dağıtılmış, Mustafa Kemal de İstanbul’a çağırılmıştı. İstanbul’dan gelen emir üzerine Mustafa Kemal İstanbul’a doğru yola çıkmış; şansı bu ya, tam da İstanbul’un fiilen işgalinin başladığı 13 Kasım 1918’de yaşanan o karmaşaya denk gelmiş, ayağının tozuyla geldiği başkentte işgal kuvvetlerine ait zırhlıların namlularının Dolmabahçe’ye çevrili olduğu görmüş ve o tarihi sözü söylemiştir: “Geldikleri gibi giderler”
Evet, İstanbul işgal edilmiştir. Hem de oldukça ağır bir işgale uğramıştır. Osmanlı’ya yani Türklere ve İslam’a 5 asra yakın bir süre başkentlik yapmış olan İstanbul fiilen 4 yıl 10 ay gibi bir süre, oldukça ağır bir işgal altında kalmıştır…



Fatih Sultan Mehmet’e nispet yaparcasına…


Ülke fiilen işgal altındaydı fakat bunun resmi sebebi “asayişin sağlanması” idi. İngiliz, Fransız, İtalyan ve daha sonraları gelen işgal birlikleri bu “asayişi” sağlamak adına stratejik öneme sahip yerleri çoktan işgal etmişti bile.
Franchet d’Esperey İstanbul'da karaya çıkıyor
Bütün işgal kuvvetleri komiserlerinin gelişleri şatafatlı olmuştur, fakat içlerinden biri vardı ki bütün hayatı boyunca bu anı beklemiş gibiydi: Fransa’nın özellikle Balkan cephesinde büyük başarılar kazanmış olan generali Louis Franchet d’Esperey… Fransız generali işgalden sonra aslında İstanbul’a gelmiş, fakat bu ziyareti sanırım yeterli olmamış ki kısa süre sonra bir kez daha geldi; Şubat 1919’daki bu gelişinde ise adeta geçmişin öcünü almak istermiş gibi bir hali vardı. Gemiden indi; ilk yaptığı şey adeta Fatih’e nazire yaparcasına beyaz yahut kır renkli olduğu söylenen bir atın üzerine bindi, kortejin en önünde o at sırtında İstanbul’u turladı. Dolmabahçe’yi gördü; padişah sarayını bir hayli beğenmiş olacak ki padişahı buradan çıkartıp kendisinin yerleşeceğini söyledi. Fakat o sırada tahtta bulunan Vahdettin’in Dolmabahçe’nin önüne zırhlıların gelip de namlularının saraya çevrilmesinden rahatsız olup Yıldız’a taşındığını unutmuştu herhalde…

Fransız generali d’Esperey at sırtında İstanbul'u dolaşıyor
O sıralarda bir başka sıkıntı daha başgöstermiş; Yunan ordusu da işgale katılmaya başlamıştı. İngilizler savaştan yorulduklarını dile getirmekten çekinmiyor, İstanbul’daki yetkililere “uslu durun, yoksa Yunanlılar burada duruyor, üzerinize salıveririz”  diyorlardı. Bunu demelerinin de bir sebebi vardı; Misak-ı Milli ilan edilmiş, vatanı işgalden kurtarmak için adı üzerinde yemin edilmiş, bir süre sonra da Mustafa Kemal önderliğinde Anadolu’da milli mücadele harekatı başlamıştı. Osmanlı hanedanından da bu harekata destek vermek için yanıp tutuşanlar vardı; Halife Abdülmecid’in oğlu, Sultan Vahdettin’in yeğeni ve damadı olan Ömer Faruk Efendi gibi isimler de bu harekata katılmak istemiş, fakat bunun haberini alan İngilizler’den oldukça sert bir karşılık, daha doğrusu tehdit gelmişti. İstenirse şehzadeye hemen vize vereceklerini hatta Anadolu’ya bizzat kendilerinin götüreceklerini, fakat bundan sonra ise o günlerde Karadeniz kıyılarında bekleyen Yunan ordusunun İstanbul’u alması için serbest bırakacaklarını söyleyerek aba altından sopa gösterip hanedandan ve İstanbul’dan resmen herhangi bir direniş hamlesi gelmesini engellemiş oldular.

Zırhlılar tarafından kuşatılmış olan Haliç...

Uykularında şehit edildiler


Hali hazırdaki fiili işgal 16 Mart 1920 ile resmiyete kavuştu. Resmen işgal kararının çıkması üzerine bütün devlet kurumları ve binaları da işgal edildi, kendilerine zorluk çıkaranlar da mahalli çatışmalar sonucunda şehit edilerek bu zorluğun da “üstesinden gelip” işgal resmiyet kazandı.
Tek bir yazıda bahsedilemeyecek kadar rezalet, olay, mücadele yaşandı. Bunlardan olayın tam olarak vahametini, o günlerde yaşananların önemini yansıtacağını düşündüklerimi paylaşmak istiyorum.
 
İngilizler tarafından şehit edilmiş askerimiz

Martonaltı




Hamdi Martonaltı
İşgalin resmiyet kazandığı gün olan 16 Mart 1920’de Mustafa Kemal de Ankara’da bulunmaktaydı. Sabah saat 10.00 itibariyle eline bir dizi telgraf ulaştı; bu telgraflarda, İstanbul’da o an, kelimenin tam anlamıyla an ve an neler yaşandığı anlatılıyor ve durum birinci ağızdan Mustafa Kemal’e haber veriliyordu. Mustafa Kemal Atatürk daha sonra bu telgraflara Nutuk’ta da yer vermiş ve o gün yaşananları anlatmıştır. O sabah yaşanan olayları, daha sonra Kurtuluş Savaşı boyunca yaptığı hizmetler dolayısıyla madalya kazanacak ve o günün hatırası nedeniyle Martonaltı soyadını alacak olan genç ve cesur bir asker olan Manastırlı Hamdi Bey’in Ankara’ya Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgraflardan öğreniyoruz. Nutuk’ta Mustafa Kemal Atatürk o gün yaşananları şu şekilde anlatıyor:

“Efendiler, 1920 senesi Martının 16 ncı günü öğlenden evvel, saat onda, makine başında şöyle bir telgraf verildi:
Ankarada: Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Bu sabah, Şehzadebaşındaki muzıka karakolunu, İngilizler basıp oradaki askerlerle İngilizler müsademe ederek neticede şimdi İstanbulu işgal altına alıyorlar. Berayi malumat maruzdur.
                                                                                                                              Manastırlı
                                                                                                                                   Hamdi”

Ben, bu telgrafın altına kurşun kalemiyle "serian kolordulara benim imzamla M.Kemal" işaretini koyduktan sonra bu telgrafı verenden istizahata başladım.(durumu açıklamasını istedim) Manastırlı Hamdi Efendi mütemadiyen malumat vermeye devam etti.
“Bizim en emniyetli bir arkadaşımız var ki yalnız o değil, herkes, yani gelen söylüyor. Şimdi de Harbiyenin işgalini haber aldık. Hatta Beyoğlu telgrafhanesinin önünde İngiliz askeri olduğunu fakat telgrafhayi işgal edip etmiyeceği meçhuldür.”

Bu esnada efendiler; Harbiye telgrafhanesinden, memur Ali malumat vermeye başladı:
“Sabah İngilizler basarak altı kişi şehit ve on beş kadar da mecruh (yaralı) oldu. Şimdi, İngiliz askerleri dolaşıyor. Şimdi, işte, İngiliz askerleri nezarete giriyorlar. İşte içeri giriyorlar. Nizamiye kapısına. Teli kes! İngilizler buradadır.”
                Tekrar Manastırlı Hamdi Efendi Efendi bizi buldu.
“Paşa Hazretleri.
Harbiya telgrafhanesini de İngiliz bahriye askeri işgal edip teli katettiği (yani kestiği) gibi bir taraftan Tophaneyi işgal ediyorlar. Bir taraftan zırhlılardan asker ihracolunuyor. (çıkartma yapılıyor) Vaziyet vahamet kesbediyor (gittikçe tehlikeli bir hale geliyor) efendim. Sabahki müsademede (çatışmada) 6 şehit, 15 mecruhumuz (yaralımız) vardır. Paşa Hazretleri. Emri Devletlerine muntazırım. 16 Mart 1920
                                                                                                                                              Hamdi”

                Hamdi Efendi devam etti:
“Sabahki, bizim asker uykuda iken, İngiliz bahriye efradı (askeri, eri) karakola gelip işgal etmekte iken, askerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe (çatışma) başlanılıyor. Neticede bizden altı şehit, on beş mecruh (yaralı) olup bunun üzerine zaten melanetlerini tasavvur etmiş ki hemen zırhlılarını rıhtıma yanaştırıp Beyoğlu cihetini (Beyoğlu yönü, tarafı) ve Tophaneyi işgal edip bir taraftan Harbiye Nezaretini işgal etmişler, hatta şimdi ne Tophane ve ne de Harbiye telgrafhanesini bulmak kabil (mümkün) olmuyor. Şimdi de haber almış olduğuma nazaran Derinceye kadar tevessü (genişlemiş) ediyormuş efendim.
İşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok. Orasını da işgal ettiler galiba. Allah muhafaza buyursun. Burasını işgal etmesinler. İşte Beyoğlu memurlar, müdürleri geldiler. Kovmuşlar. Bir saate kadar burası da işgal olunacaktır. Şimdi haber aldım efendim. “


İşte 16 Mart 1920 sabahı an ve an yaşananlar… Hani bazı çatlaklar “Milli Mücadele olmadı, Kurtuluş Savaşı diye bir şey yoktu, işgal yoktu, Mustafa Kemal ne yapmış diyor ya… Yahut bir diğer kesim de padişahı vatan hainliği ile suçluyor ya… İşte o dönem uğraşılan ve uğranan işler bunlar. Ona göre konuşalım, efendiler… 
Share:

15 Mart 2017

Türkiye’nin ilk “istenmeyen adam” ilan edilen diplomatı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’mız değildi

Türkiye’nin ilk “istenmeyen adam” ilan edilen diplomatı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’mız değildi

Persona non grata yani "istenmeyen kişi" yahut "istenmeyen adam"





Bundan 2 gün önce tüm ülke olarak hepimizi sinirlendiren ve üzen bir gelişme yaşandı ve daha önce yaşanan gerginlikleri zirveye taşıyan bir hamle ile Hollanda, karayolu ile elçilik binası yani uluslararası anlaşmalara göre kabaca “Türk toprağı”na gitmeye çalışırken engellendi ve bunun akabinde de sınır dışı edildi. 

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımız ile Hollanda
polisinin müzakeresi
Siyasi görüşü ne olursa olsun hiçbir diplomatik teamüle ve nezakete uymayan bu uygulamanın, bir Türk bakanına, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi bakanına yapılması olması ise bizleri elbette oldukça sinirlendirdi ve üzdü. Hollanda ve Türkiye arasında bir diplomatik kriz çıktı ve iki ülke ilişkileri de resmi düzeyde kesilmiş oldu. Yaşanan bu durum ise benim hatrıma geçmişte yaşanmış bir başka diplomatik krizi ve bakanlık düzeyinde olmasa da yine de önemli bir diplomatımızın “istenmeyen adam” ilan edilerek hiçbir nezakete sığmayan ve hatta terbiyesizce sınırdışı edilme hadisesini getirdi. Yalnız bundan önce Hollanda ile ilgili ufak bir-iki bilgi vermek istiyorum…

Tarihi ilişkiler


Osmanlı-Hollanda arasındaki “resmi” ilişkiler bundan tam “405” sene öncesine, 1612’ye dayanmaktadır. Avrupa’da bağımsız bir güç halini almaya başlayan Hollanda henüz bağımsız bir devlet statüsünde değildi. Buna karşın özellikle ticaret alanında büyük bir faaliyete giriştiler ve bu ticaret faaliyetlerini geliştirmek aynı zamanda da resmi ve bağımsız bir ülke olarak tanınmak için Osmanlı ile ilişkiler kurulmaya başlandı. Bu ilişkiler 1580’lerde başladı ve Akdeniz sahasına inmek isteyen Hollanda tarafından 1612’de zirveye taşındı.

Şeyh elinden gelen bağımsızlık ahdi


Hollanda elçisi Cornelis Haga
1612’de elçi sıfatıyla Cornelius Haga İstanbul’a geldi ve Hollanda’nın hem resmiyet hem de ticaret alanında imtiyaz alabilmesi için çalışmalar başlattı. Haga’nın bu faaliyetleri, daha önceden imtiyaz alan İngiltere, Fransa, Venedik gibi ülkeler tarafından engellenmeye çalışıldı.  Haga ise henüz padişah ile görüşemediği için istediğini tam olarak alamamış, o günlerde padişahın da meşgul olmasından dolayı pek de görüşebilecek gibi durmuyordu fakat bir iş oldu, hiç beklenmedik şekilde istediğine ulaşmış oldu.

Diğer devletlerin oyunlarını gören Vezir Halil Paşa, Hollanda elçisi Haga’yı himayesine aldı ve “ben bu işi hallederim” diyerek elçiyi bir kayığa bindirip Üsküdar’a geçirdi. Sarayda ve özellikle de 1. Ahmed nezdinde büyük itibarı bulunan Şeyh Aziz Mahmud Hüdayi’nin elini öptürdü. Bu haber saraya ulaşınca kendisine öncelik verip padişah huzuruna çıkarıldı ve yapılan görüşme neticesinde ticari imtiyazlar verildi ve Hollanda da resmen tanındı, elçi ise büyükelçi statüsüne kavuşmuş oldu.

Operada patlak veren diplomatik kriz


Hollanda ile yaşadığımız diplomatik krizin bir benzerini ise bundan tam 63 önce Kahire’de Mısır ile yaşamıştık… Türkiye’nin o dönem Kahire Büyükelçisi olan Fuad Hulusi Tugay, kısa süre önce darbe ile başa gelmiş olan Abdülnasır ile münakaşaya girince olanlar olmuş, hemen aynı gece “istenmeyen adam” ilan edilerek hiçbir nezaket ve diplomatik teamüle uymayan yollar ile sınırdışı edilmişti…
Mısır Kralı Fuad

Mısır’da karışık günler


Türkiye’nin o dönemki Kahire Büyükelçisi Fuad Hulusi Tugay, Osmanlı’nın meşhur asker diplomatlarından Deli Fuad Paşa’nın soyundan gelmekteydi ve meşhur Osmanlı asker ailelerinden birinden gelme olan Emine Tugay ile evliydi. Üstelik Fuad Tugay’ın eşi Emine Tugay, 1952’de askeri darbe ile devrilen Mısır Kralı Faruk’un kuzeniydi ve prensesti.
Türk Büyükelçisi Fuad Tugay ve eşi Emine Tugay
Mısır’da 1952’de darbe olmuş, darbe ile Kral Faruk devrilmişti ve o dönemin Mısır basınında kraliyet rejiminin aleyhinde bolca yazı çıktığı gibi hanedan yani kraliyet ailesi ile ilgili de aleyhte çokça yazılar çıkar olmuştu. Bir müddet sonra bu yazılar, eleştiri sınırlarını aşmaya başlamış ve hatta ağır hakaret derecesine varmaya başlamıştı. Emine Tugay da  Kral Faruk’un yakın akrabası olması yetmiyormuş gibi bir de aktif bir üst düzey diplomatın eşi olarak halen daha göz önündeydi ve bu onlar için kabul edilemez bir durumdu… Yazılan yazıların ağırlığı iyiden iyiye arttığı ve haddi aşmaya başladığı günlerde ise Fuad Tugay önce raporlar yazmış, dikkate alınmayınca görevden alınması yahut başka bir yere tayinini isteyen taleplerini iletmiş fakat Türk hariciyesi tarafından hiçbiri kabul görmemişti.

Eli havada kalınca…


Fuad Tugay’ın bu geri çekilme talebine karşılık; ancak 1954’ün sonunda gelmişti ve o da eşini İstanbul’da bırakarak Kahire’ye, dönüş hazırlıklarını yapmak için gitmişti. Bu esnada Kahire’de bir davet verilmiş ve Mısır’ın sosyetesi ve bütün diplomatik personel de davetliydi. Bunların arasında da darbeciler ve Abdülnasır hakkında olumsuz ifadeler kullandığı herkesçe bilinen Türk büyükelçisi, Fuad Tugay da bulunuyordu.
Kahire Operası’ndaki bu program tamamlanmış, darbe sonrası dönemin güçlü ismi Cemal Abdülnasır tarafından kordiplomatik için nispeten küçük bir kokteyl veriliyordu. O günlerde de daha önce bahsettiğim bu basının adeta taciz halini almış yazıları iyice zıvanadan çıkmış, Emine Hanım hakkında “Kralın pezevengi” gibi ifadeler kullanacak kadar ortalık alevlenmişti. Kokteyle davetleri olan diplomatlar kokteyl salonuna geçmiş ve Abdülnasır’ı bekliyorlardı. Abdülnasır geldi, büyükelçilerin ve diplomatların elini sıkmaya başladı… Sıra bizim büyükelçimize geldi ve tokalaşmak için elini uzattığı sırada Fuad Tugay “Ben yalnızca centilmenlerin elini sıkarım” dedi ve Abdülnasır’a, onun aleyhinde bir takım sözler ettikten sonra muhatabından cevap bile beklemeden arkasını dönüp daveti terketti…
Dönemin Mısır gazetelerinde Türk elçiliği ile ilgili
çıkmış bir haber

Nezaketsizlikte sınır tanınmadı


Bütün kordiplomatiğin önünde böyle bir hakarete uğrayan Abdülnasır tabii ki boş durmadı. Hemen o gece, Türk Büyükelçi Fuad Tugay, aynı geçen gün Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımız hanımefendi gibi persona non grata yani “istenmeyen adam” ilan edildi ve protokole göre ülkeyi terketmesi için 48 saat süre verildi. Bu süreyi bile beklemeyen Fuad Tugay, ülkeden ayrılmak için havaalanına gitti fakat orada bizim açımızdan daha büyük bir rezalet yaşandı!

Fuad Tugay, havaalanında bagaj sırasında
Bütün diplomatik nezaket ve teamüller bir kenara bırakılmış ve adeta düşmanca bir tavır sergilenmeye başlanmıştı. Normalde diplomatlara özel olan salondan uçağa alınması gereken büyükelçi, bu sıraya alınmadı ve normal yolcu sırasına alındı. Bununla da kalmayıp bütün bagajları açıldı ve bagajı, çamaşırlarına varıncaya dek didik didik arandı, bu esnada da Mısırlı gazetecilere bolca fotoğraf çektirilerek ertesi günlerde çıkan gazetelerce basıldı. 
Share:

19 Şubat 2017

Film gibi bir Osmanlı hikayesi, Temeşvarlı Osman Ağa

Film gibi bir Osmanlı hikayesi, Temeşvarlı Osman Ağa

Temeşvar'ı gösteren bir gravür

Sürekli sorulan sorudur; tarihe meraklıyım yahut tarihi bilmek istiyorum ne okumalıyım. Daha önce hem Orta Asya ve İslamiyet öncesi Türk tarihi hem de Osmanlı tarihi hakkında bir okuma listesi paylaşmıştım(Ne Okumalıyım - Osmanlı Tarihi ve Ne Okumalıyım - Orta Asya ve İslamiyet Öncesi Türk tarihi ). Evet doğrudur, gerçek anlamda tarih öğrenmek istiyorsanız, bunlar gibi kaynak kitaplardan başlamanız gerekir. Fakat tarihe meraklı kişiler için bunlar yeterli gelmez ve daha fazlasını öğrenmek ister, daha da önemlisi o dönemi yaşamak ve adeta hissetmek ister. Bunun için de kaynak kitaplar yeterli değildir. Anı yani hatırat gibi farklı kitapları da okumak gerekir.

Savunma aracı


Bir Osmanlı Askerinin Sıradışı Anıları 1688-1700 Temeşvarlı Osman Ağa
Öncelikle şöyle bir gerçeği atlamamak gerekiyor: her hatırat, bir bakıma kendini savunma ve haklı gösterme aracıdır. Tabii daha önce yazdığım (Abdülhamid'in hatıratının aslı ) gibi sahte hatıratlar da mevcuttur, fakat hatıratları okuduğunuzda kafanızda o dönemin dünyasını, anılarını yazan kişinin yaşamını ve en önemlisi de o dönemin kültürünü canlandırır ve hatta adeta yaşarsınız. Bu konuda benim en başarılı bulduğum ve okurken en çok keyif aldığım kitaplardan biri Stephan Gerlach’ın Türkiye Günlükleri’dir. Kendi döneminin yaşantısını, içinde bulunduğu kültürün, bir yabancı olarak ona hissettirdiklerini ve hem kendi hem de anlattığı dönemde içinde bulunduğu Osmanlı kültürünü çok iyi anlamanızı sağlar. İşte bunun gibi bir hatırat ise Temeşvarlı Osman Ağa’nın esaret günlerini anlattığı, gerçek anlamda film tadında bir hikayesi olan hatıratıdır.







Osmanlı döneminden kalma nadir hatırat, seyahatnamelerden


Osmanlı’nın yaptığı çok iyi birşey var; arşivcilik. Osmanlı devlet sistemi, en ufak kağıt parçasını bile atmamış, mutlaka arşivde saklamıştır. Bu belki gelenektendir belki de o işle görevli olan kişinin kelle korkusundandır bilinmez, ama arşiv sistemimizin gayet iyi olduğu, Cumhuriyet döneminde de aynen devam ettiği su götürmez bir gerçektir. Fakat bu gayet güzel arşiv geleneğimizin dışında maalesef hatırat, seyahatname, günlük tutma vs. gibi bir geleneğimizin olmaması da bir o kadar insanı üzmektedir. Düşünün; dönemin çağdaş yabancı kaynakları olmasa biz İstanbul’un hangi gün fethedildiğini dahi bilemeyecektik. Biz şehri fethetmişiz, fakat bunu yazmamışız. Yazılanlar ise daha sonraki tarihlerde yazılmış, dolayısıyla tarihler birbirini tutmamakta. Durum böyle iken nadir birkaç hatırat ve seyahatname dışında, bu tarz günlük, hatırat yazma, seyahatname yazmak geleneğini anca Osmanlı’nın son döneminde edinmişiz ve özellikle 19. Yüzyıl ile beraber de bu tür adeta patlama yapmış, biraz da dönemin şartları gereği her önemli kişinin bir hatıratı, bir günlüğü olur hale gelmiş.

Temeşvarlı Osman Ağa’nın hatıratı da işte bu nedenlerden dolayı çok önemlidir. 2. Viyana bozgunundan hemen sonra sıradan halkın ve askerin neler yaşadığını, o dönem nelerle uğraşıldığını ve vaziyetin ne olduğunu belki bilerek belki bilmeden de olsa direkt olarak gözler önüne sermekte.
Bugünkü Temeşvar

Avusturya ile münakaşamız yeni değil

Gündemi takip ettiyseniz bilirsiniz; Avusturya ile özellikle son 1 senedir sürekli münakaşa halindeyiz. Onlar tarafından neredeyse ırkçılığa varan edepsizlikler, yaşanan diplomatik krizler, laf dalaşmaları, bizim yetkililerimizin verdiği cevaplar, hava limanlarındaki reklam panoları ve gazete ilanları üzerinden yapılan atışmalar vs. İşte bu münakaşalar yeni değil, yaklaşık 400 senedir devam ediyor.

Ecnebilerin “rival” dedikleri bir kavram vardır. Tam anlamıyla bir rekabet içerisinde olmayı anlatır. İşte Osmanlı’nın da “rival”ı Avusturya’yı uzun süre idare eden Habsburg hanedanı idi ve o günlerden kalma rekabet, bugünlere kadar devam etmektedir. Temeşvarlı Osman Ağa ise bu rekabetin en çok kızıştığı zamanlarda, tam da 2. Viyana Kuşatması bozgunu sonrası sınır hattında doğup büyüyen ve sonrasında da parlak ve pratik zekası sayesinde askeriyede ilerlemiş, bunun sonucunda da başına gelmeyen kalmamıştır.

Esaret, kölelik, efendilik ile geçen film tadında bir hayat hikayesi


1683 yılında Viyana kuşatması kaldırılmış, bunun akabinde Estergon düşmüş, bu bozguna sebep olduğu düşünülen veziriazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa idam edilmiş, Osmanlı’nın güç kaybettiğini gören Avrupa devletleri ittifak kurarak Osmanlı’nın üzerine Avusturya önderliğinde tam 6 cepheden yürümeye başlamış, bunun sonucu olarak Macaristan elden çıkmış, yaşanan tüm bu kargaşalar sonucu cephedeki asker isyan ederek saraya, İstanbul’a yürümüş ve bunun neticesinde 4. Mehmet tahttan indirilerek 2. Süleyman başa geçirilmişti. Yani Osmanlı açısından tam bir kargaşa durumu mevcuttu, fakat bir süre sonra sular durulmaya başlanıp idare tekrar sağlanınca Avusturya üzerine sefere çıkılması talimatı gelerek kaybedilen yerlerin tekrardan alınması hedeflenmişti.

Temeşvar kalesini ve kaledeki camileri gösteren bir gravür

Osman Ağa, bu olaylar yaşandığı sırada sınırda, görevli olduğu kaleyi kısıtlı sayıda askerle birlikte savunmaya çalışıyordu. Nitekim Avusturya ordusuna karşı daha fazla direnemediler ve oldukça kanlı geçen bir muharebenin ardından daha fazla dayanamayan kale, Avusturyalıların eline geçti. İşte bu şekilde de Temeşvarlı Osman Ağa’nın esaret hikayesi başlamış oldu.

Borç yiğidin kamçısıdır sözü gerçektir


Hatıratta benim en ilgimi çeken kısımlardan birisi, artık köle olan Osman Ağa’nın efendisi konumuna gelen Avusturyalı subay ile Osman Ağa arasındaki para meselesidir. Osman Ağa, efendisi ile serbest bırakılması için pazarlığa girişir ve bir miktar parada anlaşırlar. Avusturyalı subay Osman Ağa’ya yedi gün müddet verir ve kasabasına gidip üzerinde anlaşılan meblağ uyarınca para bulup getirmesi karşılığında gitmesine izin verir. Osman Ağa gider, parayı bulur ve kendi ifadesiyle “Türklüğün şanında verilen sözü bozmak yoktur” diyerek efendisini bulmak üzere geri döner. Osman Ağa’nın asıl macerası da işte bu dönüş yolunda başlar. Önce Macar eşkıyaların eline düşer, parlak zekası sayesinde güç bela onları atlatır, açlıktan iyice sefalete düşer ama ne yapar ne eder harekat halinde olduğu için eski yerinde bulamadığı Avusturya ordusuna bir şekilde yetişir, efendisi olan subayı bulur, tesadüfen ordugah yakınında istirahat etmeye gelmiş olan Macar eşkıyalarını bir güzel sopalatır, onlar tarafından çalınan parasını alıp subaya teslim eder fakat işler beklediği gitmez ve serbest bırakılmaz, emekli olup Viyana’ya yerleşmek üzere geri dönen efendisi tarafından Viyana’ya doğru götürülür.
Temeşvar kalesini gösteren bir başka çizim

Osman Ağa’nın hikayesi burada bitmez tabii ki. Viyana yollarında binbir türlü eziyet görür, açlık ve sefaletin en kuvvetlisini çeker, yolda olduğu sırada bir şekilde subay olan efendisinin elinden kaçar, fakat bu sefer de başka bir kale kumandanın eline düşer. Kale kumandanının ölümüyle beraber yolu bir şekilde Viyana’ya kadar uzanır, bu arada birkaç ufak gönül macerası olsa da kendi ifadesiyle “son raddeye gelmeden hep kendini tutar” ve Viyana’da oldukça nüfuslu ve varlıklı, soylu bir ailenin yanında hizmete girer. Burada aslında keyfi yerindedir. Efendileri ve yerel halk tarafından oldukça sevilir, öğrendiği tatlıcılık ve pratik zekası sayesinde gayet iyi para kazanmaya başlar fakat aklının bir köşesinde daima kaçmak, yurduna dönmek planları vardır.


Konak görevlisinin uçkuru sağ olsun


Önceki esaret günlerine, yaşadığı eziyet ve gördüğü işkence günlerine göre gayet iyi denebilecek şekilde yaşarken bir gün, yaşanan bir hadise sayesinde talihi döner ve kurtuluş yolu açılır.

Konaktaki “hizmetlilerin” sorumlusu konumunda ve konak beyinin ikinci adamı pozisyonundaki konağın kethüdası, bir gece gizlice daha önce esir düşmüş yine aynı konakta hizmetli olarak çalışan Türk kökenli bir esir kızın koynuna girmiş, işini görmüş, sabahında da kızcağız korkudan ne yapacağını bilemeyip gelip durumu Osman Ağa’ya anlatmış, Osman Ağa da durumdan faydalanarak kaçış planını devreye sokar. Eğer vaziyet ortaya çıkarsa yaşanan rezalet karşısında fena halde cezalandırılacağını ve pozisyonunu kaybedeceğini bilen kethüda, Osman Ağa’nın her dediğine mecburen evet der ve Osman Ağa’nın serbest bırakılıp sınır boyunda bir yerde dilediği gibi ev kurabileceğine dair efendisinin ağzından sahte bir mektup hazırlayıp bir güzel imzalar ve böylece kaçış yolculuğu başlar.

Bu yolculuk da oldukça maceralı geçer; yolculuk sırasında kendine 3 yoldaş bulur, bunlarla beraber yol üzerindeki kale kumandanlarını bu sahte belgeler ve pratik zekası sayesinde ikna ederek sınıra kadar varır, bu esnada bol bol dolandırılır. Sınıra vardıktan sonra oranın yerlileriyle kendini karşıya kaçırmaları konusunda anlaşır, bir gece yola çıkılır fakat bu sefer de Sırp eşkıyalarına yakalanır, bir şekilde onları da atlattıktan sonra en nihayetinde yurduna, Osmanlı topraklarına varabilir.

Temeşvar, bugün Romanya'nın kuzeybatısında, Belgrat'ın
kuzeydoğusunda kalıyor


Ülkesine vardıktan sonra önce kendisine eski görevi iade edilir, sınırda görevli olan paşanın hizmetine girip tercümanlık yapar, Pasarofça Anlaşması sırasında iki ülke arasındaki sınır tayini görüşmelerine katılır ve memleketi Temeşvar’ın 20 Ekim 1716’daki kaybına kadar burada yaşar. Zaten yaşlanmaya başlamış olan Osman Ağa, Temeşvar’ın kaybından sonra Belgrat’a gelir. 18 Ağustos 1718’de Belgrat da kuşatıldığında o zamana kadar üç kızı ile beraber gayet iyice yaşamını sürdüren Osman Ağa’nın hayatı tekrar altüst olur; kuşatma sırasında gerçekleşen oldukça büyük ve şiddetli bir patlama sırasında iki kızını, akrabalarından dokuz kişiyi bütün para ve eşyalarıyla birlikte yok eder. Hayatta kalan tek kızı, evlenip İstanbul’a yerleşince onun yanına, daha sonra yaptığı ikinci evliliğinden olma oğullarıyla birlikte yerleşir ve ölümüne kadar da burada kalarak 1724 yılında da ölümünden kısa süre önce hatıratını yazarak, bizlerin bu şimdi okuduğumuzda inanması güç gelen hayat hikayesini öğrenmemizi sağlar.

İşte Temeşvarlı Osman Ağa’nın hikayesinin kısa özeti ve o dönemin vaziyeti budur. Bu film gibi hayat hikayesinin tamamını Orhan Sakin’in günümüz diline çevirdiği Bir Osmanlı Askerinin Sıradışı Anıları 1688-1700 Temeşvarlı Osman Ağa kitabından bulabilirsiniz.


Share:

Tavsiye Edilen Sayfalar